Baki's profilecCc_____TURK__C*__iSLAM_...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    April 20

    Güncel

    BU VİDEOYU MUTLAKA İZLEMELİSİNİZ

     

                                        28 Nisan "Kerkük Mitingi"

    Haydi Türkiye Tandoğanda buluşalım Kerkük için yürüyelim

    KERKÜK MİTİNGİ

    Tarih: 28 Nisan 2007 Cumartesi Saat : 13.00

    Yer : Tandoğan / ANKARA

    Hackerlardan sınırötesi operasyon

    Askerler sınırda beklerken ilk hamle hackerlardan geldi. K. Irak'taki Bölgesel Kürt Meclisi'nin sitesi ele geçirildi.

    Kuzey Irak'taki Bölgesel Kürt Meclisi'nin internet sitesi, kendilerine ‘1923 Türk Grup’ adını veren Türk hacker’lar tarafından çökertildi. www.kurdistan-parliament.org adresinden yayın yapan site, tıklandığında kullanıcıları üzerinde İstiklal Marşı’nın 10’uncu kıtasının yer aldığı Türk bayrağı ve fonda İstiklal Marşı karşılıyor. Sayfanın ortasında ise “Bu Site, Türkiye Topraklarına Dahil Edilmiştir. Dünya Tarihine Kara Bir Leke Olarak Geçeceksiniz’ yazıyor. Sayfanın alt kısmında ise ‘Mevzu bahis vatanda gerisi teferruattır. 1923 Türk Grup. Bir Türk Dünyaya Karşı’ imzası bulunuyor. Dünyaca ünlü hack kayıtlarının tutulduğu italyan sitesi zone-h.org sitesinin de saldırıyı doğruladığı belirtiliyor.

    April 15

    Kurt ola bilmedik

    Kurt ola bilmedik…

    Kurt ola bilmedik kurt olmak cetin

    Kurt olup kurt gibi ulamak cetin

    Yüreksiz milletin, korkak milletin

    Kısmeti el acıb, dilenmek olur

     

    kar dudağından söz de ,kel(i)me de

    Yurtda at oynatır, yaban...gelme de

    Evladı bigane, korkak ülkede

    Inmiş bayraklara belenmek olur...

     

    Kurt dar kafesdeyse kismeti kemik

    Kurt basmayan itler avare, miskin,

    Yalın düşkünüyse köpek oglu it

    Onunda âdeti sülenmek olur...

     

    İnsan olamadık bıkmısız belki

    Soyulmuş talanmış bicare ülke

    Ömürler boğaza tıkanmış tike

    Ne kadar eyilmek sürünmek olur...

     

    Kurt olamadık körpe kuzuyuz

    Selden sonra gelen bulanık suyuz

    Herkes öz icinde kâğıt korkuluk

    Şimdi ak kefene bürünmek olur...

    Telli PENAHKIZI

                       (Aktaran:Muhittin Arar)

  • ANA SAYFA
  • AZERBEYCANIM

              AZERBEYCANIM

     

    Sen Hazar’dan doğ(ul)muş ; Tanrıdan ateş aldın

    Yanan meş’âlelerden milyon kez alevlendin

    Dedem Korkut ad vermi

    ş; adından ad almısın

    Sensin ba

    şımın tacı, sensin şöhretim, şanım

    Sen varsı

    n, milletim var, anam Azerbeycanım!

     

    Bir kanadın deli Kür, bir kanatın Han Araz,

    Karabağ

    derdini al; sen gök yüzüne yaz.

    Sancağı

    yüce tut sana inmek yakışmaz

    Koy sana kurban olsun, benim de ruhum canı

    m

    Sen varsı

    n, devletim var, anam Azerbeycanım!..

     

    Üç renkli Bayrağı

    nın yıldızı var, ayı var,

    Şah İsmail dedemin boynumda Hakk-sayı

    var,

    Babek’in, Köroğ

    lu’nun ne sesi,feryadı var...

    Hakkı

    nı korumazsam, kılıçla doğranayım,

    Sen varsı

    n, kurdetim var, anam Azerbeycanım!..

     

    Sen, yüce bir kartalsı

    n, sensin gözümün nuru,

    Şehitlik zirvesine eren il’in gururu...

    İlahi, bu toprağı

    koru,şmandan koru;

    Sen , şöhretim, gururum, şah damarımda kanım

    Sen varsı

    n, devletim var, anam Azerbeycanım!...

    24.1.2003, Bakü

                                           Telli Penahkı

                                   (Aktaran: Muhittin Arar)

  • ANA SAYFA
  • YENİ ÇAĞ TV YAYINDA

     

     

     

     

    Uydu Yayın Frekansımız

    05 04 2007

    Uydudan yayınlarımızı izleyebileceğiniz frekans bilgilerimiz, Uydu frekansı : 11.136 MHz, Polarizasyon : Dikey (V), SymbolRate : 2170, FEC : 3/4  şeklindedir.

     

    Ata TV Test Yayınına Başladı. Yazdır
    04 04 2007
    Televizyonumuz test yayınına başlamıştır. Uzun süren çalışmalar sonucunda, sizlerin karşısında olmaktan grur duymaktayız. Çok yakında normal yayınına geçecek olan televizyonumuzun Türk Milletine hayırlı olmasını diliyoruz.

     

     

     

     

     

     

     

     

    YENİÇAĞ tv
     

    Türkiye'nin uydudan bütün Avrupa ve Türk Cumhuriyetlerine yayın yapan, TÜRKİYE' nin sorunlarını dile getiren, doğru ve dürüst habercilik ilkesi olan, konuşulmayanı, söylenmeyeni söyleyen, Türkiye'nin korkusuz televizyonu YENİÇAĞ tv 24 saat yayın formatıyla yayın hayatına başlamıştır.

    Zengin yayın içeriğini oluşturan TÜRKİYE' ile ilgili haber, spor, belgesellerle ülkemizin tanıtımı için önemli bir misyon üstlenmiştir. Ülkemizin ulusal çıkarları doğrultusunda yayınlarını sürdürecek olan YENİÇAĞ tv uydu üzerinde (Türksat 2A ...... polarizasyon dikey sembol ....... 5/6) tüm Türkiye, Avrupa ve Türki Cumhuriyetlerinin tamamında yayın yapmaktadır.
    Düzeyli, saygın ve objektif yayıncılık anlayışı ile öne çıkacak olan televizyonumuz halkımızın, ve temsil ettiğimiz kültürün taktirini toplamak bizler için öncelikli hedefler arasındadır. Bizlerin yaymaya çalıştığı hizmet inanıyoruz ki sizlerinde beğenisini kazanacaktır.
      Bu çerçevede yayına başladığımız günden günümüze kadar olan programları beğeninize sunmanın gururunu ve kıvancını YENİÇAĞ tv olarak yaşıyoruz.

  • ANA SAYFA
  • April 14

    BAŞBUĞ OTAĞINDA HOYRAT

    BA

    ŞBUĞ OTAĞINDA

    HOYRAT

    Yazda güz kokusu esen rüzgarlar

    Kalemim! Uykulara yeminim vardır!

    Yüreğim, dileğim, keskin kılıçta çeliğim

    Sevgili yurdunda güllerden emir

    Varlığın hep imanla donanır

    Doğuşun ne güne Çağrı Bey’im?! ..

     

    Başbuğ çadırında diz kıran kâfir

    Başbuğları yardan eden satılık

    Şehzadeler, alp erenler katili..

    Tükürür yüzüne ağıtlar:

    ” Bakın canan, kardeşe

    Ayrılığın eder beni divane.. ”

     

    Kopsun kıyamet nola

    Haçlısı bir yanda kızıl Moskof ‘u

    Yüreğim söküldü, kan oldu

    Yarınlar; kilitli, kuytuda

    Şehit topraklardan diriler boy verir

    Yunus can, taylar bir yeni konağa taşır

    Körpe beylerle tüter bacası Türklüğün

    Yine rahmet can özümde

    Gel, bayraklar kuşanmış Kutlu dağım.

     

    Kışta gök dokusu, beklenen dua

    Haksızlığa, arsızlığa, korkağa

    Kör karanlığadır yasağım

    Başbuğ otağında yılışan tutsak

    Vakit çattı mı fark etmez

    Ülkümün uğrunda şehitlik

    Sağ ve diri doğrulur her şafakta

    Gelişin ne güne Çağrı Bey’im?!..

     

                                                          Muhittin Arar

     

    VAKTE DURMU

    Ş

    KARANFİ

    LLER

    zıl kara gün dönümü

    Derisi diken, ağzı timsahların tangosu

    İte, et ikramı soylu güzelliklerden

    “Çe-va-ta.. haykır tanrılığını Çe-va-ta..”

     

    Neronlar, nemrutlar..

    Voyvodoları alay alay,

    ra sıra ak bezikli kızlar

    Kurbanlıklar yağlı kendirde

    Ay parçası kızların nişanlıları

    Meleşmeler, güvercin havalanması..

    Ceylan yurdunda;

    Yerin kabuğu çatlıyor, arsızın arı...

     

    Kandan hançerler ateşe bileniyor,

    Baygın zihinlerin ağzında,

    Salyalı buyruklar patlıyor..

    Karanfiller pusatsız, mezar bekliyor

    Kahkaha azgınları, çığlıklarla coşup

    Sürdüler, sarmaladılar tahta atları...

    Göz yaşı, silme ırmak..

     

    Tanrı rengidir taş, toprak, kâğıt..

    Gerçeğin yalanı okutulur

    Yunan’dan küf, silik çizgenler

    Kimyadan muaf düşünür soytarıları.

    Müritleri, mavi zerreciklere göz kapatır

    Sarhoş kusmuğuna belenmiş oğlanlar

    Öpemezdi, paylaşamazdı

    Tükürdüler can suyuna.

    Katran mühürleri nasıl kaldırır cehennem?

    Deşilir kalır, adımları takılır Sır’ate.

    XX

    Ve şampanya, rakı, şarap..

    her şey afroditlere,

    naylon helana, diana, kleopatre

    aşhil, zeus, herkül.

    külleri yedeğinde

    güç bende kuvvet bende

    atışları?

    kim anasını kundaklayacak on ikiden

    can hırıltısını almışken ihale

    arbede; saf dışı veda’lar;

    ve, hatta, matta uzza, latta rafta.

     

     

     

     

     

     

    XX

    Sorguda zerreler,

    Zerre zerre bulutlar sağılmakta..

    Çölde rahmet esintisi

    Ebucehil artıkları bileniyor aydınlığa

    lasındı Peygamber çocukları...

    Vakit ikindi, kuşluk serinliğinde

    Hâlâ; tangonun son perdesi

    Çağların kirlettiği

    demir tuzaklar küf tutmuş, erimezmiş;

    Yaratan’a nispet akıllarınca;

    Kanun koyucular çıyanlara

    Demokratik haklar dağıtmada

    Töredendi cülus

    Vur patlasın, yarılsın göbekler

    Yosma, zülüfler sarkar arka bahçelere.

    Senliğe, yarıldı arından tohumlar

    Gözyaşı; ışık ışık tekbirler; bayrak

    Hakk’a yeminin kıblesi sensin

    Zift gözler, kapkara yüzler ..

    Bin hançeri yüreğe saplasalar da

    Dayanılmaz sür’ate..

    Çözülen sorularda karanfillerin düğünü

    Nur ışkını yürüyüş

    Zemheri ortasında güller yediveren;

    Boy abdestini almadan uyanmaz çocuk,

    Ve, Bilal’in sesi

     

     

    Cehennem kütüğü direnir, sürünse de;

    Gülümse ey akıl, yürek,

    bu hüznün bayramıdır.

    Erzurum’un, Urfa’nın, Kahire’nin kızları

    Yüreğin sabrına karışsın

    Fergana’nın, Bengal’in, Nairobi’nin toprağı açılsın.

    Ürperiş gül müdür, bülbül müdür?!

    İki damla yürek atışı; Peygamber çocukları

    Ney sesi, atom nefesler size

    Doğrulun, niçin bakılır saate!?..

     

                                                       Muhittin Arar

  • ANA SAYFA
  • MUHİTTİN ARAR -ÇIKIŞ YOLUNA DAİR- ilk III Bölüm

            Değerli Hocamız Muhittin Arar'ın 

           "Çıkış Yoluna  Dair "Kitabından ilk

           üç bölüm... Kendisine Teşekkür         

                     ediyoruz    

     

                                   Çıkış Yoluna Dair

                                 ***

     

     

    Türk’ün Yeni Turanı

    Konuşmalar-1-

    İnsanlığın geçmişinden Türk milletini çıkardığımız zaman pek de değerlendirilecek tarafı kalmayacak. Yalnız bizim değil, tarihin değişik cepheleriyle uğraşan bilim adamlarının da tespiti budur.

    Uzun asırlar boyunca Türk Milleti’nin üç kıtada devletler kurma yeteneği, imanı aynı zamanda bir medeniyet, kültür, sanat, yani insanlık tarihidir de. Gerçeğin bir tarafı var ki, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir husustur. Tarihin yakın asırlarına dönüp baktığımızda yine Türk var, ama hep soykırıma uğramış, kültür ve medeniyeti kıskançlığa uğramış; hakkı yenilmiş bir Türklük... Akif’in, Safahat’ında belirttiği üç asırlık gerilik, bilimsel yaklaşım ve daha ziyade teknikle de ilgilidir. Başbuğun pek çok konuşmanda olsun, görüşmelerinde dile getirdiği işin bu kısmı dehşet vericidir:

    ”Viyana bozgunundan sonra başımıza gelen hallerin bir kesiti başka bir kavmin, milletin başına gelseydi doğrulur, ayağa kalkar, kendine gelirdi...”

    Milletimiz bekliyor; tarlası, ekini her yıl kuraklığa, sele tutulan çiftçinin yüreğine ektiği buyılcık benzeri. Bekleyip duruyor gençlik, aksakallar... Milletimiz Anadolu’da olsun Dört Cihanda bir türlü silkinip doğrulamamıştır.

    Üç asırdır beklenen....

    Bildiğimiz bu: Tam üç asırdır ruhundaki azameti gerçekleştirmek, milletine ve insanlığa sahip çıkmanın hayalini kuruyor, çabalıyor, henüz çağı yakalayabilmiş değildir... Bu uzun asırlarda, bir yandan yine üç kıtada maddi manevi soykırıma tabi tutulmuş; Viyana’daki geri sekme hem Balkanlar’dan ta Bati içlerine kadar olan bu büyük Turan coğrafyasında günümüze kadar defalarca toplu sürgünlere, katliamlara uğratılmıştır. Hele 19. Asır,”Osmanlı’nın en uzun asrı” olmuştur. Osmanlının ve umum Türklüğün... Muzdarip Akif’in bir kaç dizesi:

    “Ne bir yaşında masum için beşikte hayat;

    Ne seksenindeki mazlum için eşikte necat;

    O baltalarla kesiktir;bu süngülerle delik deşik...

    Öbek öbek duruyor kanla kemik!”

    D.Mehmet Doğan’ın yorumladığı bir kaynağı hatırlatmak, bir de başka bir yönüyle düşünmek gereklidir. ”Ölüm ve Sürgün”. Amerikalı bir ilim adamı yazmış: Justin McCarthy. Osmanlı Türkünün etnik ve kültürel olarak temizlenmesi, yok edilişi, katliamlara uğrayışı uzun bir süreçte anlatılmış:1821-1922. Evladı Fatihan topraklarından sökülüp atılmamız sistemli, devamlı ve adeta binlerce yıllık bir kinin, aşağılık duygusu, histerinin vahşetlerine dönüştürülmüştür. Raporlara bakıyoruz:

    ”Üç gün boyunca, asırlardır bu topraklarda yaşayan zavallı Türkler, bir vahşet güruhunun şehvetine ve zevkine teslim edildiler. Ne cinsiyet, ne de yaş bakımından bir ayırım yapılmadan....”

    Dokuz cephede kaybettiğimiz üçbuçuk milyon mehmetçik...

    Bu hep bu şekilde yaşanmıştır Türk’ün adalet ve hakimiyetinden mahrum hadiselerde. Yine, üzerinde doğru dürüst çalışma yapılmamış bir I.Dünya Savaşı var... Savaşımız olmuş, bize ait bir gerekçe yokken. Tam dokuz cephede çarpışmak durumunda kalmış üç buçuk milyon Osmanlı Ordusunun yarısı yok edilmiştir/ yok olmuştur.

    Bunların yarısına yakını tüm cephelerde tutsak düşmüş kahir ekseriyeti geri dönmemiş, ne oldukları bilinmemiştir. İhtimal çoğunluğu kötü muamele, açlık, bulaşıcı hastalık sonucu toplu ölümlere uğramış/ratılmıştır.

    Öncesine bakın, içimizde çöreklenmiş güruhu bugünlere bakarak ta anlayabiliriz: “Yeraltı örgütlerinin emrindeki Hareket Ordusu denilen güruhun çoğunluğu yahudi, sırp, rum kökenlidir; bir bahaneyle Payitahtı basmış, Türk Avcı Taburlarını yerle bir etmiş, İstanbul’u yağmalamıştır. Ardından Abdulhamit’i yerinden ederek başa İttihat Terakki’yi oturtmuşlardır.

    sa sürede kaybedilen tam onbir milyon

    kilometre karelik vatan toprağı...

    Ve, devamında kısa sürede kaybedilen vatan toprakları öyle sayıya, rakama gelir cinsten değildir; on milyon kilometrekare vatan toprağı. Tüm yaşananlar Türk için, Osmanlı için can pazarıdır bu kaç yıl içerisinde. Romanı, hikayeleri, şiirleri , hatıraları ya yazılmamış; veya yazılanlar bir yerde tutulmuş bu günlere ulaşmamış/ ulaştırılmamıştır.

    şünün:

    Muadele dönemini “Nobel’e talip olma adına romanlaştıran, kitaplaştıranlar”, işin hiç bu tarafına... soykırıma uğrayan, milyonları esaret günlerinde yok edilen Türk’e, Osmanlıya bakmamıştır.

    Bakamazlar bu zürriyetsizler!...

    rtlanın, çakalın ceylana şiir yazacak hali yok ya!..

    Bu kalem erbabının ruh kökünde Türk’ü Balkanlarda doğrayan, Kırım’da kırıma uğratanların kanı ruhu varr; Filistin’de, Bağdat’ta en vahşi, en alçak katliam ötesi işleri yapan, en vahşi hayvanların her türlü genetiğini taşırlar da ondan...

    Evet, Uluslararası sözleşmelere, savaş hukukuna karşın “1913 yılının nisanında tutsak düşmüş askerlerin yarısı sağ kalabilmişti” Bir başka ifade ile yarısı ölmüş, öldürülmüştür. Bu öldürülen mehmetçiklerdi, Türk çocuklarıydı. Atina, Selanik, İşkodra ve neredeyse umum Balkanlarda Türk çoğunluk yaşarken çok kısa bir zaman içerisinde akla gelen gelmeyen her türlü soykırımla bu coğrafyadan Türklük silinmeye çalışılmıştır –hani deniyor ya,- ”Hür dünyanın gözleri önünde.”

    Bir kaynak...

    Tabi öyle bir dünya hiç olmamıştır. Bu dehşet görüntüler sürüp gelmiştir günümüze kadar.1921-26 yılları yine bizler için muhacerat günleridir. Kaçmak durumunda kalanların, muhacir duruma düşenlerin üçte biri can vermiştir. İkinci dünya savaşı yıllarında Kırım’ın kırıl-ması.Tiren katarlarına evlerinden alınıp doldurulan milyonlar Sibirya’-dan, Türkistan’a... dünyanın bir yarısına sürülmüş, atılmıştır; açlık, soğuk, işkence, ailelerin parçalanması, aş ocaklarındaki esaret günleri...

    Tüm olup bitenlere karşın, eski vatan topraklarımız Batı Tırakya ve Bulgaristan’da Türk çoğunluk varlığını sürdürmüş, 1952 tarihli bir araştırma-kitapta buradaki Türk varlığının yine de yüzde elli iki olduğunu ifade etmem hayretinize gidebilir. Öğrencilik yıllarımız. Her fırsatta uğramaya çalıştığımız Bizim Anadolu’nun emektarı bir ağabeyimiz Mehmet Ali Yörük. Koca Yörük Ali Efenin oğlu. Bahsini ettiğimiz kaynağı gösterip anlatıyor, yanaklarından süzülen yaşlar geçmiş ve geleceği anlatır gibiydi ta o günler...

    Gâvur zevki...

    Evlad-ı Fatihan topraklarında, toprağımız, bu vatanımızda Rus destekli soykırım ve eritmeler sürüp gelmiştir... En son 90’lı yıllardaki ABD-Rus çekişmesi-nin ortasında balkan Türklüğü yeni sürgünleri, soykırımları yaşamıştır.

    brıs’ta olup bitenler hafızala-rımızda, şu dakikalarda da yaşanan vahşet: ABD-İngiliz-İsrail ve yandaşlarının bir oldu bitti ile girdiği bizim can topraklarımız Musul Vilayeti, Basra, Bağdat kana boyanıyor; ezeli zevkleridir; suçlu suçsuz ölümüne karar verdiklerini bir ipe çekip kurşunlamazlar, zevkine varacaklardır.

    Roma’da kan şöleni yapar bu it soyu, sırtlan enikleri... ladyatörler, kıral ve halkın coşkusu arasında paramparça edilen insanlar: Ne vahşet zevkidir hayvandan aşağıların. Hep “özgürlük, hak, hukuk adınar” kadim tarih boyunca ...

    D.Mehmet Doğan, ”Yüzyılın Soykırımı”nda daha çok dil, yani Türkçe üzerinde durmuştur: Türkçenin umum Türk-Osmanlı topraklarında yok edilişi, ezilişi ve sonkale olarak gördüğümüz Türkêli (Türkiye)de. Bir başka tarihi ve kültürel mirası sistemli bir şekilde yok edilmiş, daha doğrusu yok edilmeye çalışılmıştır. Bu durum Balkanlarda, Kafkasya’nın her yakasında Türkistan içlerinde, bugün bazı devletlerin varlığı söz konusu edilen güney toprakları-mızda, Mısır’da, Trablusgarp’ta fazla değişmemiş, Peygamber toprağı Mekke’de, Cidde’de aynıyla sürüp gelmiş, yakın zamanda yıllarca çırpındığımız üzüntü, Bosna, Üsküp, Kosova aynı cümledendir...

    Şimdi de doğal ve kalbi vatan topraklarımız Kerkük, Telafer’den Basra’ya kadar…

    Kitlesel imhalar, dilinin irfanının yasaklanması, yol, köprü, han, hamam, kale, hatta mübarek camilerine kadar ne varsa siliniyor, silinmek isteniyor. Türk çizgisi taşıyan evler yıkılıyor, mezarlıklara botanik bahçeleri yapılıyor, cami ve mescitler ya yerle bir ediliyor veya bar, içki mahzenlerine çevrildi/ çevriliyor.

    Bunlar milletimizi tam üç asırdır kahreden kötü kaderdir. Kültürel soykırım, yani Türk’ün kırımı neredeyse hakim olmadığımız, elden çıkan tüm yadigar topraklarda değişik yüsüyle kaderimiz gibi inletiyor milletimizi...

    Türkçe ve Türk kıskançlığı...

    Fars bağnazlığının şımarttığı İran’da 30 milyon Türk dilinden, kültüründen mahrumdur; emek vererek kalkınmalarına katkıda bulunduğumuz, Batı Avrupa’da yaşayan milyonlarca Türk, gerektiği zaman silinip atılacak kadar zayıf ve hukuksuzlar, eğitim dili yasaktır.

    Türk kıskançlığı bu kadar da değildir; kardeş Pakistan’a bir bakın:

    Keşmir hadisesinden dolayı –gerçekte yüz milyondan fazla tarih öncesi Turani boylarını varlığına şahit olduğumuz; Türkişler, Karahanlılar ve Babür çocuklarının devletler kurduğu, medeniyetler ürettiği- Hint-Türk devletine gözucuyla bile selam vermediğimiz halde-Afganistanın içkarışıklığında oradaki Türkmen ve Özbek’lerin perişan olması pilanlarına -ki ABD pilanıdır- alet olmadı mı?

    Kosova’sında, Makedon’unda bile oradaki Türkler için eğitim dili olarak Türkçe yasaklanmaya kalkışılır; Lübnan’ı, Rum’un yardakçılığına soyunur... Her dakika sinir bozmaya yönelik bir kırıntı, bir haber gelebilir her taraftan. İçeriden dışarıdan...

    Şu petrol antlaşması güya Türk- Kıbrıs denizlerinde...

    Aynı şey Kaddafi için geçerli, Ürdün, Mısır için.Üç buçuk Danima-rka’sı, İsveç’i sana düşman üretir, aklı sıra seni soykırımla suçlar, toprakları-nın parçalanmasına gayret eder...

    Yüzyıllık soykırımlara, muhacecat ve sürgünlere karşın insanlığı ilgilendiren dünyanın neresinde bir acı, ızdırap, yıkıntı olsa milletçe kulağımız, gözümüz aradadır. İnsanlığın sevincinde, üzüntüsünde ilk paylaşan, ilk karşılayan biz oluruz. Türk’ün ruh kökünü anlamadan kavrayamayız bunun nedenlerini.

    Küresel sermayenin emrindeki güçlerin olsun, Teksas kovboyları, Nazi artıkları, Sıtalin bozması ve cümlesinin asıl kızdığı husus ta bu değil mi? ” Türk’e yaptığımız kalmadı onlardan alamadık bir takım değerleri.”

    İnsanlık nerede biz oradayız...

    Ülkülerini, insanlığa ve Tanrıya olan imanlarında diz çöktüremedik. Birgün bu inanç ve ülküleri yeniden onları cihangir yapar, ”duruma el koyarlar” korkusudur bir ölçüde yaşanan.

    Başka çare de yok milletimiz için...

    İrlanda’daki kıtlığa aç kalmak pahasına kayıtsız kalamayız.

    Leh Valesa’ların özgürlük mücadelesi yıllarca ruhumuzda yer eder.

    Endenozya’sında bir sel felaketi olur ilk koşan biz oluruz, milletçe işi gücü bırakır imdatlarına yetişiriz. Afrika ortalarında -İngiliz, Fıransız lejyonerlerinin kabileleri birbirine düşürmesidir-kabilelerin boğazlanmasına yanar, çare düşünürüz. Somali’ye koşar, Güney Afrika devletinin kökleşmesi için elimizden geleni yaparız. Filistin’e ağlar, açlıkla boğuşan Afrika’sına yanarız.

    Vardır hikmeti:

    Türk ya cihangir, fatih olacak yeryüzüne, gökyüzüne; madde ve mana ya karşı, ya da ...

    radan bir yaşantı, varlık milletimize göre değilmiş, iyiki de değil... Türk’ün şuur altında yaşayan bu insanlıktan sorumluluk bilinci peki nedendir kaç asırdır aydınında, yöneticilerinde okunmuyor? Mermerin işlenmesi, cevherin parlamasında engeller nelerdir? Ve, acilen milletimizi kuşatan sorunlar nelerdir? İlk başta halli gereken yapmak, başarmak zorunda olduklarımız? Bu çok mühim Türk yasasını dile getirmeden evvel, durumu açıklamak, hal çaresine bakmak zorundayız.

    Evet, ayrık otlarına, yolumuza dökülen dikenlere, kayalara bakacağız... Yolumuzun ışıklarına, güneşine.

    Söze başlarken yürek dağlayan, insanı insanlıktan çıkaran geçmişe ait bazı hadiselere dokunduk. Bunların ötesinde yine, bilerek, bizzat yaşayarak tespit ettiğmiz bir durum: evet, insanlığın dahi her zamankinden daha fazla Türk’e-yani Türk’ün- adalet ve merhametine muhtaç olduğu gerçeğini yadsıyamayız.

    İçimizdeki zavallılar...

    Yineleyelim:

    İnsanlık her zamankinden daha fazla Türk’ün adalet ve muhabbetine muhtaçken biz kendi içimizde ve dışımızda bir kuşatılmışlığa uğradık.Örnek mi?!..

    Devrin Başbakanlarından birisi Fıransa’yı ziyaretinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını Osmanlıdan kurtulmak olarak açıklamıştır; yardakçılık, yağcılık aşağılığıyla terennüm ederken keşki Dündar Taşer’leri de dinleyen okuyan olsaydı...

    Bizlerle yaşadığı faciaya karşın, Selanik’te bir Türk yetkilinin karşısına çıkan İstanbul Rumu’nun söyledikleri insanı irkiltir:

    “Siz, mübadele diyerek buraya gâvur yunanlıların arasına gönderdiniz bizi”,

    dediklerini anlatır Taşer... Aynı sözleri Halep’te yaşayan bir Ermeniden farkılı şekilde duyabilirsiniz, demiştir 70’li yıllara doğru yaşadıklarından dinlediklerinden...

    Bunları komplekssiz belirtmekte bir zarar yoktur, görmüyoruz...

    Kestirmeden haykıralım. Türk’ün bu yeniden Türk çağını yaratmasının adı Yeni Turan’dır. Yeni Turan’da ilk başarılacak ana sorunlar, atılacak adımlar bellidir. Siz buna yeniden Türkleşmek de diyebilirsiniz: Türkçenin evvela Türkili (Türkiye’de), yetmişbeş milyonda kültürü, dili oması, yaşaması, yaşatılması.

    İkinci vazgeçilmezimiz de Türk-Oğuz çocuklarının hakaniyet içerisinde maddi ve kültürel zenginlikleri işletmesi, edinmesi ve yaşatılmasıdır.

    Karşımıza çıkarılan kayalar feodal yapının hastalılarının yeni tezahürü olarak kabileleşmedir. Milliyetçilik başka bir şeydir.

    (Pakistan zavallıdır ama... İlavesi var elbette. İnönü öncesi Afganistan’da M.Şevket Esendal görevdedir.Esen hava,yaşanan güven Türklüğün varlığıdır şahsında.O Turan topraklarının dünyaya takdiminde Türk vardır; cümle halka güven ve muhabbet aşılayan. Toprağın hem bekçisi, hem sahibi bizleriz say... Şimdi de Nato adıyla cümle kan emiciler: Ürettikleri heyuleyi takip aşkına. İnsanlıktan çıkardıkları “gericilik” ve “teröre bulaştırılan İslam’la” vuruşmak adına...

    Barış, huzur yalanı.... NATO’nun Afganistan tezgahında Mehmetçiği alet eden Türkiye, orada aynı görevi yapmıyor mu? Yaptırmıyorlar mı?Devlet adamı” ucuzluğunda birleri oraya kıral naibi olarak gönderiliyor. Hazret, İsrail’de alıyor talimatlarını öyle yola çıkarılıyor. Sanki burada İsrail’in temsilcileri, örgütleri yokmuşcasına. Temsili bir anlamı var uğramanınç Salomon tapınağına yüz sürecek, ”lama duvarı”nda “kan ekilmesine yemin ettirilecektir. Kim bu? Güya Türkiye’nin falan filanı. Türk’ün falan uruğundan...)

    Kavram kargaşası...

    Kavramların karıştığı/ karıştırıldığı bir it oyunudur yaşanan.-Bir kere milliyetçilik bütünleştirici, kaynaştırıcı, kuşatıcıdır. Ortada dönen parçalama/ parçalanma hezeyanlarıdır...

    Bunun bir çok altyapısı vardır. AB, denen rezilliğin bize örtülü olarak dayattığı, şu meşhur “kıriter” yutturması, satır aralarından manşete çekilmiş ap-açık parçalama ve işgal adımları bir yana , yüzlerce yıllık bir ihmal olarak özellikle doğu ve güney doğumuzda mevcut feodalite ile, sanayileşme adıyla “küçük amerika” olma heves ve yutturmasıyla sermayenin belli ailelerin, para hareketini idare eden şebekelerin eline geçirilmesidir yaşanan onca rezilllik.

    Türk’ü yê anlayışı...

    (Türkiye’yi, Türk yurdu’nu; “Türk’ü ye!” olarak bilen, anlayan ve yaşayan bu alçaklıklara son verilmelidir’ Ülkemizin, devletimizin adı bir kere Türkêli, Türkili olarak ilan edilmeli, başta bu güruha kabul ettirilmelidir! Parantez içi, bir ara söz olarak kaydetmeliyim.)

    İçerideki tarihi, kültürel soykırımı anlatacağız yeri gelince. Bilhassa İnönü devriyle başlayan ve bu günkü –sözüm ona- “ulusalcılar”ın altkültürü, altşuuruyla yapılan, yaptıkları... Mevcut durum budur! Milletinin bir kısmını-hayır gerçek daha başka, neredeyse yarısından fazlasını açlığa, hukuksuzluğa, hak mahrumiyetine mahrum etmiş bir anlayış, zihniyet nasıl insanlıktan söz edebilir? Milletleşme, millet kalma bu vahşetle mümkün müdür? Hayır!..

    Eline yasal ipleri geçiren, her devrin vurgunu kırgını onlardan yana çalışmış ve dünyada benzeri görülmeyen bir haksızlık, hukuk-suzluk ortaya çıkmış, neredeyse milletimiz kendi içinde tutsak edilmiş, parya durumuna düşürül-müştür. Semaye, mal ve toprak milletimizin elinden bir sinsilikle alınmış, bunu muhafaza etmek için her türlü reji idaresi de sözcüleri tarafından tesis edilmiştir. Türk’ün mal mülk varlığını elde tutan 500 aileye bakınız; kaçı Türk soylu, kaçının dedesinin mezarı bu topraklardadır, kaldıki kökü kömeci bizden de olsa bakışımız değişmeyecektir.

    Çıplak gerçek budur.

    Bu iki birbirini tetikleyen kangrenin derhal ve hemen bizzat Türk çocukları tarafından düzeltilmesi, yani adalet ve paylaşma...

     

     

     

     

     

    Aydınlanma, Teslimiyet:

    -Konuşmalar-2-

    Deha ve vasat insan...

    Küçük kültürler deha üretebilir mi? Akıl...Aklı işletmek, akıl tutulması, akıl karışıklığı kavramaları hem ferdin hem topyekun milletin karşılaştığı bir durum mudur? Aydını, girişimcisi, yöneticisi bu karmaşayı yaşarsa nelerle karşılaşırız? Şimdi, yeryüzü insanlığı ve umum Türk dünyasının içinde bulunduğu durum bu mudur?

    Şüphesiz insanlıkla birlikte yaşanılan buhran, tam bir akıl karışıklığıdır. Birinci derecede hem günlük hayattaki kaygılarımız, mutluluğumuz mutsuzluğumuz aydınlık kafalarla, temiz yüreklerle olur. O halde nedir bizdeki buhranın kaynağı? Karaya vuran sebeplere bakıyoruz karşımıza çıkan en tehlikeli ve elem verici olanı akıl karışıklığıdır. Anlaşılması için örneklemekte yarar var:

    Son ayların yaşanılan sarsıcı gelişmelerinden bir rant Dink olayı var. Ondan evvel çok uzun süreçte benzeri olaylar... Bir başka örneği hatırlatalım:1 Mart tezkeresi denilen... Her kafadan bir ses çıktığı doğrudur. Küçük hesaplarla oh çeken, hayıflanan, kendini ve toplumu yanıltanlar gırra gidiyor, gidecekte...

    Bu hususlara geçeceğim, asıl amacımız bu noktalar üzerinde durmak olmadığı halde.

    Osmanlı Türk Devletinin umum Ortadoğu’dan tasfiye edilişi sürecine dikkat etmek gerekir, Afrika’dan, Kafkas yurtlarından...

    Akıl karışıklığı....

    Kimilerinin sözüm ona milliyetçi bakışla olsun, küresel güçlerin araçları gibi bakanların veya uluslararası sermayenin para ve mal hareketinin veya ülkeler, milletler üzerinde oynadığı oyunların bir parçası gibi kendini görenlerin, hemen birbirine aykırı görüşleri savunanların bir Irak’ın Kuzeyi’ne, Körfez işgaline bakışında hayıflanmaları var:

    “1 Mart Tezkeresi geçmeliydi.-Veya-1 Mart Tezkeresi niçin geçmedi?”

    İçinde bulunduğumuz sıkışmanın, özellikle ABD ve müttefikleri olan İngiliz ve umum AB’nin saldırısında oyunun dışında bırakılışımızın bir ödetmesi olarak bakılabiliyor. Burada kim yanıldı-veya- kimler ihanet etti, gibi sorularla karşılaşıyoruz. Bu, yine belirtelim daha uzun yıllar gündemimizi işgal edecektir.

    Afgan işgaline bir not düştük yukarıda. Olsun diyenler çıkacaktır...

    Deniliyor, efendim, “Türk Ordusunun mehmetçiğin Irak’a girişinde tezkerenin reddini temin eden ufuksuz CHP’lilerle –sırf muhalefet olsun diye, veya ucuz “ulusalcılık yapmışlardır”- özellikle AKP içerisine yuvalanmış Barzani yanlılarının yaptıklarıdır. Eğer, İşgal güçleri olan İngiliz ve ABD gurkalarıyla Türk askeri de birlikte girseydi güneyimizdeki bu ateş depremi yaşanır mıydı!?... O topraklardaki kardeşlerimiz Türkmenler, münhasıran Kerkük Türkü şimdi bu perişanlığa düşer, ilerisini söyleyelim bir katliamla tehditi yaşar mıydı? Kerkük petrollerinden payımızı alırdık. Belki de petrol boru hattının güzergahı İsrail’e yönlendirilecek, ileride olası bir kırizde petrol de temin edemeyebiliriz, filan...”

    Peki, bu noktada durumu sorgulayalım:

    İşgal güçleri İskenderun’dan Habur’a kadar devam eden en uzun kara topraklarımız boyunca 70 bin gurkasını konuşlandırmaya kalkışmış, pek çok bina ve toprağı kiralamaya başlamıştır.Belli ki buralarda kalıcı olmayı hesaplamışlardır.Tırabzon Limanı, Gölcük ve Sabiha Gökçen havaalanlarının ne ilgisi vardı kullanmaları için. Kırık çizgilerle bir Hatay-Rize hattında kalıcı olmaya çalışacaklar ve Turuva atı hikâyesinde olduğu gibi elimizle ülkemizi işgal ettirmiş olmayacak mıydık? Kışkırtmalar şimdi de sürüyor ama, bir hesaplı-kitaplı kalkışmayı üstlendiklerinde ne yapacaktık? Bu dehşetin parayla pulla telafisi düşünülebilir mi? Ne yazıkki dolar-petrol görüşmeleri, tartışmaları yaşanmıştır yüzde.Toprağı ve özgürlüğü paraya tahvil görüntüsü...

    Bunun üzerinden iç siyaset yapacak zavallılar iyi düşünmelidir. Tanrı milletimiz esirgemiştir o kadar...

    Yine, Birinci Körfez kırizinde topraklarımızdaki üsler ABD tarafından kullanılmadı mı, işgal güçleri tarafından? Kullanıldığını dünya âlem biliyor...

    Saddam’ın bir çılgınlığıyla başlayan/ daha doğrusu başlatılan gelişmeler karşısında en çok kayba uğrayan ülke biz olmadık mı? Türk ekonomisi kontrolden çıktı neredeyse. PKK belası yeniden hortlatıldı, ki olaylar öncesinde mehmetçikle vuruşanlara Çekiç Güç’ün her türlü desteği verdiği bilinmeyen hususlar değildir. ABD ve işgal güçleri Alman’ı, Fıransız’ı bunları yapmıştır hem topraklarımızda, kültürel mirasımız etraf topraklarda hemen bizzat başka ülkelerde eğiterek, silah ve mühimmat vererek, basın yayın araçlarıyla her türlü yıkıcı, sinir bozucu eylemleri destekleyerek.

    Bu noktada dahi milli duruş sergilemekten aciz iktidarlar, en azından İncirlik’teki Amerikan üssünü kapatmamış, İsrail’le “silahların modernizasyonu”na son vermemiş, Pentagon-CIA-Mossad fitnesiyle istihbarat alışverişi, teknik yardım almak hatasına son vermemiştir. Bunun yine de gerçekleştirilmesi özgürlük adına atılmış ilk adımlardam olacaktır...

    Hani bir koyup üç alıyorduk, alırdık... Yok öyle bir şey. En az birbuçuk asırdır İngiliz Osmanlı topraklarını kan gölüne niçin çevirmişse bugün de aynı gerekçelerle buradadır: Tarihin getirdiği Türk düşmanlığı!..

    Kiliselerin, yani Vatikan ve her türlü din adıyla ortaya sürülen sürülerin ve güçlerin bin yıllık bir karşılık alışı, Türk’ü bu topraklardan söküp atma iddiaları.... Petrol, kömür başta olmak üzere her türlü yer altı ve yerüstü zenginliklere konmak. İnsanlığı sömürmek, insanlığı bir mal olarak görmek....

    Özal-Buşt ikilisinin kardeşliği ne anlama gelmiştir anlamıyor muyuz? Yine denebilir, o gün yine ordumuz girseydi...

    Karabağ...

    Şimdi de başka bir vadiden düşünmenizi istirham edeceğim: Kafkaslara, dahası Turan-Türk topraklarına ikinci İsrail olarak konuşlandırılan Emenistan bakınız. Asrın başından beri Türklüğe tehdit olarak yönlendirilmiş, onların eliyle akıl almaz vahşetleri yapmış bu insanlar, Türk devlet yetkililerine yaptıkları. Karabağ... Azarbaycan topraklarını işgal edişleri Rus’un, Fıransız’ın emri ve desteğiyle. Orada işledikleri insanlığa, Azarbaycanlı Türk kardeşlerimize uyguladıkları tüyler ürpertici katliam ve soykırımlar, Karabağ’a ve Azarbaycan toprağının üçte birine el koyuşları... en az bunlar kadar mühim olan Türkistan’la Türkeli, yani Türkiye’nin bağını koparma, kanlı bir kılıç gibi toprakları ikiye ayırma hepinizin derinden düşündüğü, üzüldüğü hadiselerdir. İşte bu noktada İngiliz’i, bir başka gücü çıksa karşımıza.

    Evet denilebilir mi?

    Mübarek Erzurum’u, Kars’ı çiğneyerek, yüzbinlerce gurkası, lejyoneri ile buralarda, geçici de olsa “Topraklarınıza yerleşip geçeceğiz, onlarahaddini bildireceğiz. Ermenilerin, Azarbaycan topraklarını hakka hürriyete kavuşturacağız deseler evet mi diyeceksiniz?

    Benim kanım donar evet halinde. Bu alçak görüşlerin arkası artık anlaşımalıdır. Her mücadele, savaş, özgürlük, ekonomik ve toplumsal gelişme tek gücün başardığı iş değildir. Şirketlerin arkasında işgal güçleri, ordular. Zafer ordularının arkasında aydını, yöneticileri. -Bir ara söz olarak- kaydetmekte yarar var.

    AB teraneleriyle düşürülen durumua bakın. Yok,”Uyum”muş, tarihi öfke ve kinlerden kurtulma adınadır; iddia:

    Tarih ve Edebiyat derlerinden, kitaplardan yakın uzak geçmişimizde yaşanılan vahim hadiseleri okutmak yanlış-mış...

    Taktik beyanat...

    Kahraman Maraş, Gaziantep, Şanlıurfa direnişini çıkaracaksınız, alçak Fıransız işgalcilerini örtbas etmek için, Çanakkale’yi “para getirme” veya “ucuz parti tanıtımı” adına kullanacak ama, oradaki ruhu söndüreceksiniz...

    Mustafa Kemal’in bir duyguyla, -veya taktik bir açıklamadır sayınız- öldürülen düşman askerleri için kullandığı; ”Onlar vatanında yatıyor, merak etmeyin”sözü, karşı tarafa, o anlık ucuz bir tesellisidir; özü itibariyle doğru anlaşılmamıştır, yanlıştır...

    Avusturalya, Filipin uzağından, veya Afrikadan gelecek, mübarek Anadolu topraklarını vahşice yakıp yıkacaksın, yüzbinlerce körpe fidanı şehit edeceksin... Kan ekenlere çiçek verecek değildik her halde?... Bunlardan öldürülen, gebertilenler olacaktır elbette.

    Ve, aklınız vicdanınız alır mı? Kan davası peşinde olmamak başka şeydir. Çanakkale geçilmez” destanını yazanların toprağı onların tören, şölen üssü mü olacaktır?

    Ne adınadır bu aşağılık anlayış? Barış mı? Para mı? Ülke tanıtımı mı? Bin kere yazıklar olsun, bin kere şehitler adına lanetlenecek durumdur...

    Çünkü, İngiliz hayvanlaşmasına alet edilen ilkel kabilelerden getirilip Mehmetçiğe, sivil insanlara; kadını,zı, çocuğu kan doğrayan, toprakları-mızı yakan güruha- hesabın kitabın, ülkün davan varsa yaparsın her türlü hazırlığını, elin itinin defterini dürersin, hesabını görürsün. El kerametiyle bir iş yapılamayacağını anlıyoruz her halde.

    Bunlar olacak Allahın izniyle. Milletler sorunlarını halleder er veya geç. Milli ülküler, sorunlar millet denilen hadise yaşadıkça gerçekleşir....

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Soysuzluk ve dinsizlik arasında

    -veya-Tercüme ,”Kargo Kültürü”

    -Konuşmalar-3-

    Bilim çağını yakalamayışımız, özkültürünü zamanın yorumuna tabi tutmama çok uzun tartışmaların, uzun bir sürecin sorunudur.

    Milli değerler ve hedeflerin yeniden işlenmesi ve yaşanılır değerler haline getirilmesi yine bu konudandır. Bunların münakaşası ayrıca yapılır.

    Bizim üzerinde duracağımız kırılma noktası Mustafa Kemal’in vefatıyla başlayan yerli değerleri; İslam, Türk kültürü ve Türk coğrafyasını, milli ekonomiyi kiraya verme dönemi ve anlayışıyla ilgili olacaktır.

    Kargo kültürü...

    İleride günümüzün sarası “kargo kültürü” daha doğrusu kültürsüzlüğü üzerinde uzun uzun duracağız. 1938’lerden sonra, kendini İstiklâl kazanmış milleti ve onun devleti hükmünde saymayan, azgınlaşan insanlık boğazlaşmasında Nazi Almanyasından yana mı tavır koyalım, Stalin Moskofundan mı, korkaklığına düşenler müthiş bir tercüme furyasına giriştiler.

    Rus’tan, Alman’dan,Yunan’dan...

    Ezan susturulmaya, Türklük tutsak edilmeğe başlandı o karanlık devrede.

    Bu tercüme anlayıştır ki, Türklük kurtulması gereken bir değersizlik, milletimiz adam olmaz zavallı üçüncü dünya halkı, ülkülerimiz tehlikeli olmaktan ziyade bizleri yok edecek bir hastalık olarak takdime başlandı. Almanya’dan damızlık getirip

    neslimizi, soyumuzu ıslaha kalkışmaktan tutun, derhal ve hemen din dahil Batının tüm değerleri aktarılmadıkça/ alınmadıkça bir yere varamayacağımız edepsizliği, cehaleti eğitimizi, kurumlarımızı sardı. Milletle devlet arasına uçurumlar yaratıldı.

    Kahramanlarını yitiren gençlik...

    Bu anlayıştır ki 60’lı yıllardan sonra “anarşist bir zihniyetin ülkeyi perişan etmesi, sokakların, evlerdeki odaların bile bölünmesini yaşamışız; ülke bölünmenin eşiğine gelmiş, gençliğimiz perişan edilmiştir:

    Türk gençliği Rusçu, Çinci, arnavutlukçu olabiliyor; sınıf, zümre mücadelesi vermeyi özgürlük sayıyor, bir başka karanlıktır; kurtuluşun örnekleri olarak Kasro, Tito, Ho Şi Min, Mao, Guevera’yı örnek alıyor, diğer taraftan imanına yeni peygamberler, yeni kitaplar temine çalışıyor: Darvin, Froyt ve cümlesi. İnançsızlık ve anarşizm gençliğin yöntemi, amacı, kutsalıdır artık, başlarında koca koca ” kara cübbeliler”, siyasiler, gazeteler.Vatan yirmibeş kuruşa satılıyor.... Gençliğin bir kısmı haklı gibi görünen taleplerde eğitimi iskata uğratmış, ardından yerli ve milli kültüre karşı güya sınıf, emek savaşımıyla karşı karşıya bırakılmıştır.

    3 Mayıs’lar...

    Ve, Kırk dört ruhuyla ortaya çıkan bir gençlik vardır onlar gibi bakmayan. En acımasız yöntemlerle birbirine saldıran gençlik bir serinkanlı düşünüş ve değerlendirmelerin dışında vuruşturulmaktadır.

    Aktarma kültür...

    Ve, birden bir başka tercüme, aktarma kültürü: İslam. Bu kavrama her şeyi yerleştirmeniz mümkün.Bu eyyamcı, esasında toplum ve insan sorumluluğundan çok güya nefsi ve güya öte tarifı Said Havva’lar, Abduh’lar, Kaddafiler örnek alınıyor. İhvan-ı Müslimin’e kadar...

    Bizim toplumsal yapımız; geçmişimiz, coğrafyamız, ülkülerimiz yeni neslin uzağındar; bir alıntı, tercüme reçeteyle kurtuluş savaşı ve anarşistlik... dinlisinde de dinsizinde...

    İki cephede de soysuzluk, soy-Türklük inkârı, milliyetsizlik, güya insaniyetçilik; sınıf savaşımı veya halkların kardeşliği, öte cephede Müslümanların kardeş olduğu tezleri. Bu iki kesimde de bir alt kültür sevdalılığı Türklük ya dinsizlikle veya faşizmle suçlanacak gizli açık saldırıya uğrayacaktır. Toplumbilime ait hiç bir Türk, Türkiye, Türkçe; Türk imanı ve kültürünün eseri binlerce yıllık düşünceler, eserler onların kapısından geçmeyecektir. Türk’e, kültürel değerlere gizli açık bir savaş vardır artık; Türkeli düşmanın ürettiği kendi çocuklarının elinde adeta bir istiklâl mücadelesine mecbur bırakılmıştır.

    İhanetin adı kurtuluş ya da devirimler...

    27 Mayıs tartışmaları bir yana, 12 eylül ve devam eden süreçte şimdi anlıyoruzki kuşatmanın adımları güngün atılacak yeni bir köksüzlük saracaktır ülkemizi.sarsıcı, yıkıcı, boğucu bir tozbulutu.... Modernlik, çağdaşlık derken bir de ötesi çıktı tüm insanlığı sarsan bir sermaye, para, kültürsüzlük akımı olarak.Her yeri kuşattı adeta. Ardından yine AB hikâyeleri ve Büyük Ortadoğu Pırojeleri filan... Bunlara ayrıca gireceğiz.

    Tüm dünyayı saran ve sarsan küresel güçlerin işgalinde bizim kadar bahtsızlığa düşen bir millet, bir memleket olmamıştır yazıkki. Esasında Türk’ü, onun devletini de perişan eden niyetler, hareketler asla yeni değildir. Dikkatle bakıldığında!. Dünya savaşı öncesi Osmanlı-Türk topraklarında oynanan alçakça tertipler birbirine çok benzer:

    Yeri gelir “çağdaşlık” teraneleri, yerine göre “şeriat”, ”demokrasi”, ”ulusalcılık...”

    Unutmayalım, Osmanlıyı yıkıntıya götüren zihniyetlere, kadrolara karışmış kimseler arasında da gerçekten içtenlikle çarpışan, çalışan kimseler vardır, bunlar alet olamaktan kurtulamamışlardır.

    Batı aklı...

    Batı aklı, sömürgecilerin aleti durumuna düşmüş/ düşürülmüşlerdir hep... Bu tezgahların arkasındaki aletleri görmek gibi bir görevi vardır insanımızın. Bugün nasıl, dünyayı kana boyayan kara-kızıl sömürgecilerin beyni ise; arkasında yahudi düşüncesi, Türklüğe hasım güçler....

    Mustafa Kemal’lerden sonraki dönem de aynı: Bu asır, her beş yılı ayrı bir çizgide dursa da bir yıkımın adımlarıdır 83, 90, 28 Şubat, 99 ve şimdiler. Birden bir “ulusalcılık”, yok AB’nin daha çok kuduzlaştırdığı “kültürel haklar”, olmadı,bireysel hak ve özgürlükler” yaftasının arkasından “fedarasyon” naneleri... Bahsettiğimiz ikili soysuzluktan farkı yok. Biraz daha deneyim kazanılmış bir yıkıcılık.

    Türk yok; Türk çocuğu yoktur ortada...

    Ortada yine Türk çocuğu yoktur açıkça haykırıyorum. Türk Milleti, Türk Milliyetçiliği, onun imanı, hayat anlayışı, ülküleri yoktur bu hezeyanlarda. Baştan belirtelim: İsrail’in, İngiliz’in, ABD’nin yani küresel sermayenin hem Türkiye ve Türk dünyası hem de bu coğrafyada arzuladığı ateşe benzin taşıyan, çarpışırken de aynı karanlık güçlere hizmet eden bu güruhlar, Türk’ün belki de binlerce yıldır karşısına çıkan bir şansı, Turan ümidi ve heyecanını yok etmek, milleti bir yarılmanın, vatanı bölmenin oyuncağı durumundadırlar.Bunlar üzerinde duracağız yine... 

     

     

     

                                                                   

  • ANA SAYFA
  • ANA SAYFA
  • Büyük Dava Adamı Osman Yüksel Serdengeçti'den Öyküye Dökülmüş Bir kesit I.Bölüm ( Muhittin Arar )

                     

     

                     SERDENGEÇTİLERİN TOPRAĞI

     

                      

                                                             I.BÖLÜM

    Göçmen kuşlar örneği çoluk çocuk kalkıp buralara düşmüşlerdir.Göçmen kuş bile değiller, kuşların neticede geldikleri yerde veya döndüklerinde bir yurtları, yuvaları vardır; çer çöp te olsa. Bunların yok. Varmış gibi de yok...

    Nasıl olsa yurt yuva yok, kalkıp gidelim Allah ne derse demiş, ülkenin bir ucundan bir ucuna düşmüşlerdir. Toprakların, ekinlerin bir kimseye veya bir sülaleye ait olduğu bir ilin en uzak köyünden bir şekilde buralara gelebilmiş, en azından etraftaki sebze tarlalarından meyve bahçelerinden kısmetlerini alıyor, geçiniyorlar.

    Şelâlenin bir o tarafında bir bu tarafındadır bira büyümüş olanı da henüz küçük sayılanı. Kaçı kız kaçı erkek uzaktan seçilmiyor; birbirlerine karışıyorlar oyun olsun, yemek içmek için bir şeyler tedarik ederken. Kuş, göçmen kuş dedik ya, göç yolunda o kadar iç içe girer, kaynaşırlar ki...

    Oyun anıdır, Ali’lerin şelaleye uğramak üzere arabalarından indikleri vakit. Kızlar, erkek çocuklar birbirlerinin üstüne toprak, çamur atıyor, kardeş kardeşe. Şelaleden avuçladıkları sudan hem içiyorlar avuç avuç, hem birbirlerini ıslatıyorlar. Oyun işte. Köylerinde başkalarının tarlasını sürerken, birbirlerine güneş altında erimiş, kupkuru topraklardan savurdukları gibi.Kendilerine ait eşekleri, atları bile olmamış; top, oyuncak almamıştı babaları. Ağaç dallarından iyi kötü oyuncak uydurdukları olmuştu çok küçüklüklerinde. Hepsi o kadar... Şimdi oyunun, bol suyun keyfinde, köylerinden ayrılmış olmayı umursamıyorlar, fazla açılmamak koşuluyla etraftan kısmetlerini alıyorlar: Tarlaların kenarına atılmış, bir yerde fazla iri olmadığı için yüke katılmayan domates, biber, patlıcanlardan...

    Fazla da yığmıyorlar, şiltelerinin, denklerinin konduğu şelalenin bir kenarına. Nasıl olsa Allah versin, bol. Bahçe sahiplerinden görenlerin de bir şey dediği diyeceği yok. Ne olacak, yiyecekleri kadar değil mi, Allahın domatesi, salatalığı...

    Farkındalar. Deniz dalgalarının kıyıya bu kadar karpuz, portakal sürükleyip attığı yerde insanlar cimriliği bırakın neredeyse savurgan olmalı. Baba gözlediklerinden bunları anlamış; burada yaşayan insanların savurgan olmaya-caklarına da inanıp, ”Tövbe tövbe” de demiştir, bir ara. Çocuklarına da söylemiştir, iki ayrı dünyanın olduğunu. ”Bakın işte. Bunlara dua edilir ancak.” “Merak etmeyin ” anlamına gelen bazı olaylarıyan yana getirerek...

    Anne ve baba karışmıyor bir birlerine ettiklerine. İçleri bilmedikleri bir huzurla gülen, rahatlayan kadın ve eri denizin dalgalarına kaptırmış kendilerini. Sabahtan beri bir çalkalanıyor etraf, bir uykuya dalıyor.Gözleri kayıyor yine. Kenara atılan karpuz dilimleri, kırmızı kırmızı domatesler, salatalıklar, suya dalıp çıkan bir kuş türü… gerilerinden gelip geçen kamyonların koca gürültüleri, vın diye geçen taksiler umurlarında olmuyor.Arada bir sesleri yükselirse çocuklarına bakıyorlar.

    Sesler çoğalmıştır.

    Olur ya. Etraftan kızanlar olmasın...

    Ali, bir vakittir şelale sularının denize döküldüğü yere gelmeyişi.Taksinin arkasında bir kaç karpuzları vardır. Havaların iyice ısındığı bu günlerde şelale başında karpuz yemenin keyfini sürmek herkesin aklındadır. Bu kalabalık.. kalabalıktan ziyade bu yöreye ait olmadığı anlaşılan; babalarının ayağında değişik bir şalvar var. Uzun etekleriyle, eşinin yanına çökmüş, bir naylon leğenin içerisinde fasulye ayıklayan kadın da çocukların annesi. Etek uçları toprağa yayılı kadının ayak parmakları görünmüyor. Bunların yanında bu zevk, biraz ayıp olurdu; şımarıklık. Daha doğrusu Ali böyle düşünüdü. Arkadaşlarına;

    - Yine de bir el yüz yıkayalım güzelce, dedi, şarıldayan sulara avuçlarını açıp...

    Adama; adama -dediysek çoluk çocuk- herkese:

    -Selamün aleykum, demişti.

    Ardından da, bey baba nereden gelip nereye gidersiniz? Ne yaparsınız burada, demişti.

    -Hiç, dememişti adam.

    Şelalenin sularının da etkisi var mıydı, olduğu gibi konuşmasında.

    -Mardin’den geliriz. Köyünden. İş güç yoktu köyde. Tarla tapan, ekin koyun... ne varsa hepsi bir kişinindir.O ölürse oğulları yerine geçer. Bizler aynı aşiretten olsak ta karnımız doymaz. Belki öteki aşiretlere ezdirmezler ama, içeride bir şey değiliz. Malımız mülkümüz olmaz, yerimiz yurdumuz... Çekip geldik. Kamyona atladık geldik buraya.Allah kerimdir. Şükür iki haftayı geçti, bir sıkıntı yok. Aç ta değiliz, başka sıkıntı da yok.

    -Buraları bilir miydin eskiden? Kamyonla kimbilir iki gün sürmüştür buraya kadar gelişiniz. Ne yapacaksınız burada? İşçilik, bahçecilik mi? Sebze toplama işleri de vardır... Soran eden oldu mu? Gibilerinden sorular sormuş, sonra kısa bir değerlendirme yaparak arkadaşlarıyla yeniden ailenin yanına dönmüşlerdi. Çoluk çocuk toplanmış anne babanın yanına.

    Adamlar bir şeyi mi sorguluyorlar? Bir yanlışları mı olmuştur?

    Bir yanlışları yoktu çocukların. Kimsenin dalına, çiçeğine zarar verdikleri olmamıştı. Hesaba çeken de yok.

                                   

    Ali, bir durumu anlatmıştır sadece.

    Şimdi, Antalya’nın içinde sayılır neredeyse. Topçular tarafında bir ağabeyine ait tarla vardır, oraya götürüp yerleştirecektir aileyi. Bir kaç yüz pirket, bir iki torba çimento.. nihayet üste çekilecek bir top muşamba da alacaktır; çevirsinler kışı orada geçirsinler en azından.

    Oralar da hep tarla bahçedir. Çoluk çocuk sebze meyve toplama işinde iş bulur, zaman zaman bahçe çapası da çıkar. Ev yaptıranlar da eksik olmuyor. Tarlanın sahibi kaç yıldır gelmemiş memlekete. Zaten sorup edeceği de yokmuş. Kala bildikleri kadar kalıp, çalışıp geçinsinler orada.

    Bir kamyonete doldurulan eşyalar; çoluk çocuk üstünde. Bir babalarını ayanlarına almışlardır, sıkışıklık olsa da...

    xxx

    78 Mayısı.

    “Güvercin tüylü karga sürüsü”nün yere göğe doluştuğu günlerdir. Evlerde odaların bile paylaştırıldığı acı günler...

    Değişiklik olsun, kaç günlüğüne yer değiştirmiş, başka bir şehre gezmeye mi, kaç günlüğüne her şeyi geride bırakmaya mı çıkmışım. Antalya’dayım.

    Ali’lerle akşama birlikte olacağız.

    Hiç olmazsa bir değişik yere daha gidip geleyim. Karaoğlan parkında güzel bir çay içtikten sonra, sırtlara, Kepez’e doğru rastgele geziniyorken, bir dolmuşun Bucak taraflarına gitmekte olduğunu görüyor atlıyorum. Bir yerde iner; kahvelerinde bir kaç bardak çay içer dönerim. Sonra da geriye dönüş. Buralarda gidişler, dönüşler dert değilmiş, öğrendim.

    Kepez’i tırmanan dolmuş, hafif sola, sağa kıvrılıp tepeyi bulmuş, küçük koruluklar arasından denizden epey yüksekte artık düz bir yola kavuşmuş, hızlanmıştır.

    Yanımdakilerle kırk yıllık dost gibi sohbet ediyorum. Kıravatımdan memur olduğum belli. Sevgi saygı gösteriyorlar, ülkedeki karanlık günlerin ortasında...

    Bazı şeyler ölmemiş.

    Rahatlıyor, ferahlıyorum. Göğüslerim genişliyor, bilerek derin derin nefes alıyorum; temiz havalardan doldurmalı ciğerleri, yürekleri. Kısa kısa sorular cevaplar, düşünceler. Onları sevindirmek adına buraların güzelliğini doğanın verimliliğini dile getiriyorum...

    Bademli miydi, Ağaçlı mı?.. Şipşirin bir köy. Köylerimizden birisi... Notlarıma yeniden bakmam lazım. Geçmiş gün, Bucak’a 50 km. kalmış; içinden geçtiğimiz, daha çok evlerin sol tarafta kaldığı bir köyde birden iniyorum. Ne olacak? Varacağım bir kahveye bir bardak çay içeceğim. Biraz içinde gezinip yeniden yola çıkacağım, derken saat yaklaşır akşama, daha doğrusu Ali’lerle yeniden buluşma vaktine...

    Yüz metre ötede bir kahve olduğu belli girenler çıkanlar. Kahveye doğru da acayip bir kalabalık. Sanki bir şey dağıtılacak ta bekliyorlar desem, bu olamaz. Kaç ta güzel araba var bir binanın önünde. İki göz bir yer burası.

    Bir göz attım. Fazla anlamış değilim, girdim kahveden içeriye. Aklımda Ali’ler olmasa, belki de bir kafadar yakalar şöyle su başı yerleri vardır, oraya birlikte giderim. Ağaçları, meyveleri incelerim mesela. Bizim ziraat teknisyenleri artık köylere de çıkmaz oldu. Alatlı’yı bitirene kadar neler öğrenmiş, nereleri gezmiştik, şimdi boş. Şu dakikalar köy köy, tarla bahçe koşturmalıydık; bırakmıyor elin oğlu.

    Bir Allahın belası müdüre çattık ki, dakika bir tehdit bir. Namazı gizli kılar olduk. Sürgün korkusu. Kasırga gibi düştü hükümet. Kasabada memur bırakmadılar, kendilerinden olmayan; devrim nutukları atıp, bazılarına saldıran örgütlere yanaşmayanları sürdürdüler kaç ay içerisinde...

    Şimdi de benim başımda adamlar. Vursak, vurulsak olmayacak. Sürülsek bizimkiler boşdurmaz korkusu... Aldım başımı geldim diyelim. Üç günlüğüne de olsa geride bırakmak için her şeyi. Akla kötü bir şey gelmemeli.

    Bir yerde bizim kuşak çaycı oldu çıktı. Kahvede güzel bir çay içmeliyim. Oturmuş, çayla ilgili kimseye bakıyordum, yan masadan iki arkadaş ayağa kalkmış, yanıma geliyor.

    -Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

    Giyim kuşamından da belli eğitim gördüğü, nezaketi...Yanındaki de konuk bilen, insanlıktan anlayan birisi. Hepsi de böyledir bura insanlarının...

    İlk ayağa kalıkıp yanıma gelen köyün Okul Müdürü imiş. “Ziraat teknisyeni olduğu mu, güzel bir köy görünce dayanamayıp indiğimi” söyleyince sevinçleri artıyor.

    -Başımız üstüne... Çok teşekkürler bu şekilde baktığın için. Bademlere de gideriz. İleride çok güzel badem koruluklarımız da vardır...

    Gidecek zamanım olur mu bilmiyorum.

    Yanakları yeni açılan güller gibi gamzeleniyor. Daha ilk bardak bitmemiştir, arkaya dönüp ikisi iki yerden sessleniyor:

    -Seyit Ayhan... Ayhan dayı, bir zahmet üç çay daha.Bak komşulardan arzu edenlere de...

    Bir çay bir çay daha...izin isteyecek oluyorum, yok; kıyamet kopuyor;

    ”Hiç olur mu? Vakit öğlen. Bizde ayıptır....”

    Yemeğe gitmeden bırakmayacak Müdür bey.

    ”Peki” diyorum; hem bu içten insanların nezaketi kırılmaz; yürüyoruz genişçe evler arasından...

    Kahveye girerken gördüğüm kalabalık bir kere daha karşımızda. Kimileri gitmiş, ama yeniden gelenler olmuş olmalı bir taraftan.

    -Bu insanaların durumu nedir? dediğimde, bir ferahlık yanımdakilerde. ”Paylement” derler bir kocamız vardır; tedaviye gelirler onun yanına,” dediklerinde, biraz tuhaflaşmışımdır; ”Nasıl? Kırıkçı mı?”

    rık çıkıkçı sayılmazmış pek. Bir başka doktorlukmuş adamın yaptığı. Savaş yıllarında hastanelerde çalışmış. Ayrıca dededen kalma bir mesleği imiş adamın. İnmeler, felç geçirmeler, kemik rahatsızlıkları adamı buluyormuş...

    -Yasak değil mi bu şekilde? Diyorum. Sorumu bağışlayın.

    -Şimdi serbestledi. Hekimler şikâyet etti çok. Sonunda onlar da rıza gösterdiler. Adamın yaptığını tıp yapamıyorki. Önce hastanelere gönderiyor adam. Eğer doktoru, fakültesi bir şey yapamazsa ona geliyorlar. Zaten hekimleri öğütlüyor, yolluyor önce. Çare yoksa ona düşüyorlar. Antalya’da onun için film çeken yerler var; ”Paylement” için demeleri gerek. Anlıyor filim çekenler. Daha genişçe bir film mi nedir?Bakıp inceliyor. Kırık olsun, damar rahatsızlıkları için birebir adam. Ta Avrupa, Amerikanlardan gelen gelene. Gelenlerin bir kısmı da doktor. Kırıyor, döküyor, yapacakları hareketleri, yiyip içmelerini veriyor; iyileşenler çok.. şarampol’ün orda bir durak vardır; arabalar hep ona çalışır neredeyse....

    “Paylament” dedikleri adamla ilgili anlattıklarına duyduklarım sevincimin yanı sıra üzüntülerle dolu:

    Adamdaki bilgi, tedavi yöntem-lerindeki ayrıcalık rastlanır türden değilmiş. İnsanın yapısını çok iyi bilip anlıyormuş. Hekimler ya da fakülteler alsa yanına. Ona başka bilgileri de kazandırıp ondan da kendileri yararlansa, öğrenci yetiştirseler bu şekilde olmaz mı? Olmazmış. Yasak bir yana, anlayış bu değilmiş. Kıskançlık doktorlardaki genel hastalık imiş...

    Parlement, Hacca gidip gelmiş yetmişleri yarılamış birisi imiş. Şurda bir iki yıl daha çalışırmış. Oğulları baba mesleğine merak sarmamış, şehre inmişler; ona üzülürmüş...

    Parayla da çok işi olmamış adamın. Verirsen üç beş lira olurmuş. Aşağıda onun tedavisini kaç binle yaptıramaz, çoğu netice alamaz. Doktorlar işin kolayında imiş; kes şurayı, kaldır at; “tamam kurtuldu”; doktorların dediği. Böyle imiş çoğunlukla. Paylement, kesilmezse kangren olur, ölür dediklerinin çoğunu sağaltmış...

    “İyisi mi, ağacı çiçeği düşün” diye içten içe konuşup düşündüğümde, gelmişiz, Okul Müdürü evinin kapısından buyur ediyor, ben ve birlikte gelen konu komşularını.

    -Ayşecik, kızım, biz geldik!

    Henüz yedisindeki yavrunun adını öğreniyoruz; Ayşe... Odanın eşiğinden dışarı koşarak geliyor. Nazlısı demekki öğretmenimizin. Babasına iyice sarıldıktan sonra bizlere bir hoşgeldin ediyor daha içeriye girmeden. Hanımında da aynı tebessüm. hoş karşılama hepimizi...

    -Buyurun efendim, buyurun!...

    Bir andan sofra hazırlığı, bir yandan çaydanlığa koşma ev hanımından. Bizler rahat yerlere oturtuluyoruz, ev sahibine göre.

    Bizden sonra bir yiğit daha damlıyor; Ayşeciğin abisi. Adı Alpaslan’mış. Ben de değişik bir sevinç, heyecan...

    Ben, Alpaslan’ı düşünürken ev sahibi eşine demiştir:

    -Bak hanım, arkadaşımız ziraat teknisyenidir. Senin çiçekler vardı ya üvezden perişan olan. Ona bir ilaç adı alırız, bir de topraktan mı, suyu kullanmadan mı neden istediğin gibi açmaz, bakar birazdan. Kollarını yana açmış, Ayşe’sini kucaklayıp bir tarafa oturturken Alpaslan, annesinin göz hareketinden dışarı çıkıp giriyor. Bir şeyler getirmiş olmalı mutfağa. Dışarıda pişen, düşen bir şeyler olmalı. Her ne ise...

    Küçük Alpaslan, sanki bir ruh çekimidir bana sokulunca yeniden kucaklayıp öpüyorum. Ağzımdan çıkmıştır bir kere;çocuğun babasına:

    -Köyde çok musunuz? Fikir düşünce olarak... Parti olarak bir yerde, ”Milliyetçi...”

    -Bizler hepten Halkçı’yız. Baykal’a sebep, cevabı karşısında biraz bozulmuş olsam da toparlıyorum.

    -Peki Alpaslan?

    -Alpaslan’ı dedesi çok istedi. O Selçuklu’ya, Osmanlı’ya çok düşkündür.

    Konuyu değiştirmeye çalışsam da işe yaramayacak. Ha, kimsenin oralı olduğu da yok; tedirginliği... Sevinmek gerekir daha çok.

    -Ne mutlu... Keşki, ülkenin her tarafı, insanlarımızın hepsi buralar gibi olsa.Bak, bir çok yeri kan gölüne çevirdi elinoğlu. Bir çok yerde, şakası yok, bu sevgili yavruya sıkarlar mı sıkarlar; sırf adı Alpaslan’dır diye!... Keşki... 

                                              DEVAM EDECEK

     

                                                   II: BÖLÜM

                                    

    Ali’nin yanında başka arkadaşları, Park yakınlarında bir yere girmişiz, yine çay içeceğiz, ardından da yemek. Biraz gezineceğiz arabalı arabasız.. Yemek yenecek konuşulan bir yerde. Bademli’de yaşadıklarımı onlara bir güzel anlata-cağım; tanıyorlardır.

    Ali az daha dik oturmaya gayret ederek Serdengeçti’nin gelip gittiğini demez mi?

    Kararsızım bir şey demekte. Köydeki güzellikleri yaşamam gerekliydi, tesadüf te olsa. Tamam da, şiirlerini okuyup okuttuğumuz, özellikle fikri mücadelesi, öğrencilik yıllarında inatla kıravat takmayışı gibi kırık dökük yaşantılarına ait bilgiler bir yana, dünya gözünde onunla bir yarım saat olabilseydim hayıflanması içimden. Dinliyoruz Ali’yi:

    “Hani benim Ural altay dağlarım/ Türkistan der, hazin hazin ağlarım” benzeri dizeleri dudağımın ucuna geliyor, duruyorum. İstiklâl günlerinde bir gazi ilimizde söylenen, bir yanı ağıt, bir yanı destan türküleri çağrıştırıyor...

    Zihnimden geçen sıra sıra olaylar, olaylara yakılan şiirler, türküler...

    Uzun bir süredir doğduğu köyüne, ilk şiir havasını teneffüs ettiği bu yörük-türkmen şehri, Antalya’ya gelememiş. Ankara, İstanbul yutmuş onu da. Memleket derken uzak kalmış köyünden, çocukluk arkadaşlarından...

    Bir de felç belasına uğramış Serdengeçti abileri; hemen hemen sol ayağı tutmaz olmuş.

    -Ocağın gecesine götür diye tutturdu bize. Vardık. Salona sığmıyor kalabalık; genç, kız, çocuk, köylüler...

    Giriş kapısının orta yerine bir masa koymuş gençlerden birisi, gireni çıkanı yoklayacak, daha kimsenin girmesini önleyecek kendince. Yükleniyoruz, ama abi önde o haliyle. Bir de, arkasına tam bakmadan zırlamaz mı gereksiz:

    -Bu halinle bir de...

    Serdengeçti abimiz, ayağının sızlanmasına aldırmadan; yüzü içlere dönük gence:

    -Evladım, bak, ben de sağcıyım. O kadar sağcıyım ki, sol tarafıma felç indi...

    Başka günde, başkalarına karşı olsaydı...

    Bu bir tarafı üzüntülü akşam sohbetinden sonra söz başka bir yere gelmişti; iliklerine kadar insanı titretecek güzelliğe...

    Ali, bir yandan Ocaklıların şöleninde yeni yetmelerden bazılarının kimseyi tanımamazlığına kızıyor, öbür taraftan Manavgat şelalesinin yanında rastlayıp getirdiği aile ile ilgili bir şeyler söylüyor.

    Serdengeçti’nin fedakârlığı arasında kalmış; kalkıp oturuyor, çayını içerken bazen rahatlıyor, bazen bardağın kenarına geçirdiği dişleriyle kıracak, parçalayacak camları.

    -Bu gençlik dününü, dününün kahramanlarını tanımazsa...

    Yeniden:

    -Ha, üç beş kendini bilmez, kimseyi tanımaz diyelim. Diyelim de onlar nasıl kapı tutar, Ocak adına değnekçilik yapabilir. Ne böyle yetiştik, ne bu şekilde eğittik.Birden çoğaldı herkes. Kişilik kazanmadan çoğalma sürüleşmeye gider. Hem bunca saldırı var onların şahsında millete ve milletin değerlerine, hem bizleri de sıkıntıya sokanlarının olmasını düşünmemiz lazım...

    Biraz da Ali’nin havası değişsin.

    Dün yaşanananlarda payı büyük. Hac kapısını aralamıştır. Yüreği rahatlasın, ruhu daha açılsın diye yanındaki arkadaş bir daha rica etti; anlatsın. Mehmet’ti... Serikli Mehmet:

    -Tapu işleri bitti mi dün?

    Tapu? Onlar arasındaki bir konudur?

    Değilmiş sandığım... Ahmet Hamdi toprağından Osman Yüksel hali yine. Dağınıklıkları Hakka gönül vermişliklerinden.... Tanrı’dan öteyi var saymadıklarından.

    Her yanım sızlıyor, insanlığın düştüğü durumu açığa çıkaran bu farklı hareketten. ”Az az... çok az bunlar. Çoğaldıkça çoğalmalı” diye aklımdan, vicdanımdan geçirdiğim saniyeler, daha yaklaşmış Ali ile Mehmet’in şahit olduğu Serdengeçti’yi yaşamaya çalışıyorum:

    Bir yerde ahir zamanıdır Serden-geçti’nin. Evi barkı neyi varsa Türk Edebiyatı Vakfı’na bağışlamaya başlamıştır. Gelmişken buraya bir de arsası olacak; onu da bağışlasın.

    -Ali, der, evladım, bir zamanlar bir arsa almıştık. Sen bilirsin, bulursun ancak. Nerede kaldı bilmem?.. Orayı bir görsek mi?

    -Tamam ağabeyim.

    Epey bir zaman önce manavgat şelalesinde el yüz yıkamaya, serinlemeğe indiklerinde karşılaştığı kimseleri hatırladı bir yerde. Çok yıllar olmuş, o da unutmuş bakıp etmeyi. Ne oldular? Bir iş bulup çekip gitmiş olabilirler başka bir yere. Kendi yörelerine geri dönmek durumunda da kalmış olabilirler mi?

    Hani onlara kaç yüz de biriket almıştı; kışı geçirsinler, tutunsunlar ortada kalmasınlar...

    Etrafta boş yer kalmamış gibi:ya herkes daha ziyade portakal, limon bahçesine çevirmiş veya sera yapmışlar her yeri. Katların katlara bindirildiği çok katlı evler, konaklar kondurulmuş aralarına. Askeri birlikleri geçmiş, bir yandan hatırlamaya çalışıyor o da. Hangisiydi? Bir ileri bir geri...tanımıştı Ali. Ötekiler olsun, tarlanın sahibi sayılan Serden bilecek değil ya. Ama, ortada tarla filan yok. Tarla olarak teslim edilen yer olmuş bahçe.Yola yakın kısımdaki pirketlerle örülmüş yer olmasa Ali de çıkaramayacak. Arada bir o kadük kalmış. Ta gerilere daha genişçe bir yer daha örülmüş; sulama tertibatına geçilmiş. Örük örük açılan tarhların içerisinde çeşit çeşit ağaçlar. Koca koca olmuşlar .Limon, portakal daha çok. Yola yakın bir kaç akasya, duvarların üzerine dalları yayılmış bir kaç hanımeli, biriketlerin üstünüe fırlamış muhammediye güllerinin dalları. Tarla diye bıraktıklarının bir tarafı sebze için ayrılmış, sera yapılan yerleri var...

    Değişmiş tarlanın yüzü gözü. Etraftaki bahçelerin en güzeli olmuş. Bir köşede elinde makas, belliki budama yapıyor adam.

    -Tamam tamam, o adam.şelalenin kenarından getirdikleri Mardinli amca, demiş içinden Ali.

    Adam, farkettiği an kedilerine doğru kararlı kararsız adımlamaya başlamıştır bile. Bir şey soranı, bir şeyler almak vermek isteyeni uğrar gelip geçerken. onlardan birisi olabilir. Ha, tarla sahibini beklemiş beklemişlerdir bu yıl, ertesi... Bir gün gelir demişler ama, ne zaman? Gelen giden yok. Gelir bir gün nasılsa. Almanyalara gitmiş bir adamın ise, çoluk çocuğu bir gün sorar, alırdı mallarını. Hazırlamışlardı emaneti devr etmeye.

    Adam, biraz atılmış bir iki çocuğu kendilerine doğru neşeli bir şekilde yaklaşırken Ali tanıtmış onları. Belki, nerdeyse yedi sekiz yıl önce şelalede karşılaştıkları bu aileyi buraya açıkta kalmasınlar diye getirdiğini, biriket alıp köşedeki yeri çevirttiklerini söylemişti şaşkınlığını da gizlemeyerek

    -Allah Allah... Adam, tarla aldı, bahçe etmiş. Emanetçinin bu kadarı da yaşasın...

    Neredeyse bahçenin yarı yerinden seslenmiş adam.

    -Hoş geldiniz!... Selamün aleyküm!.. Buyurun efendim buyurun!...

    Yörük ağzına yakın, güzel bir Türkçe ile, gülerekten ellerine varmış yeniden.

    -Buyurun, bir isteğiniz, sorunuız...

    Bir ayağı toprağa değen Serdengeçti, bastonunu kucağına vermiş, muhabbet ifadeleriyle, adamın selamlarını aldıktan sonra.

    -Nasılsınız bakayım?...

    -Allah razı olsun hepinizden.

    -Ne yapıyorsunuz burada?

    Ali’yi tanımamıştır bile. Belki bir başka kıyafetivardı Ali’nin üzerinde; saç başı başkaydı. Buraya değişik sebeplerle gelip gidenler de olduğundan sezememişti, o an yanlarına gelenin getiren kişilerden olacağını...

    -Ne yapalım, demiştir, rahat, sükun bir sesle. Allah’ın bugünlerine sonsuz şükürler. Çok oldu, bir muhterem bizi buraya getirdi, etrafta çalışalım diye. Çok şükür çalıştık, çabaladık. Şükür Rabbime çoluk çocuk ta yetişti. Eh, kendimizi koruyacak hale geldik. Ev bark ta alabilecek duruma geldik, niye inkâr edelim. Onun hakkını ayırmışız kuruşuna kadar.... Elimiz iş tutar hepimizin. Eş dost, tanıdık çoğaldı binlerce şükür Allaha. Konu komşuya yüzümüz kara olmaz artık. Elinizin artığı, Allah ne verdiyse Tanrı misafirlerine ikram edecek duruma geldik.Gerisi dert değil begimiz. Sizler var olun. Buyurun bir arzunuz, isteğiniz, soracağınız?...

    Bir yandan adam yol kenarında rahat rahat etrafı seyreden kimselerle, kocasının saygı gösterdiği bir ayağı felçli adamı görmüş anlamış kadın koca bir bakraçta ayran getiriyor,bir yandan çay koymuştur.

    Onların bir kaç metre gerisinde beklemiştir kadın. Eri görsün alsın ayranı.Bir elinde bardakların konduğu naylon sepet...

    -Çay da hazır sayılır Şeyhmus.

    -Niye zahmet ettiniz ablam!” deseler de hazıra itiraz olmaz; küçük düşüremezler kadını, ocağını.

    -Ama, çaya vakit kalmayabilir, dediklerinde adının Şeyhmus olduğunu öğrendikleri adam.

    -Şimdi, buraya bakmaya çalıştık bildiğimizce. Etraftan gördüklerimiz yaptık. Bir te ziraatten anlayan kardeşimiz oldu. Zaman zaman gelip bilgi verdi. Buradan çok ta mahsül sattık. Sahibi geldiğinde hem paralarını, hem malını teslim edeceğiz. Bir gün gelir inşallah. Şöyle bir şu yüksekçe portakal ağacı var ya, cevizin yanındaki. Orayı da güzel düzledik çoluk çocuk. Bir kilim attılar mı, bir taht.. oturup dinlensinler.

    Onların sorusuz, sorgulamasız kayıtsız bakışları, hele bir ayğı yere basarak, arabadan inmeyen adamın rahatsız da olabileceğini görünce acımış mıdır, ilgilenmek arzusunda.

    -Buyurun kurban, bir işiniz varsa başım üste.

    -Ali, gidelim evladım, dediğinde, ”olmaz”demesi Ali’nin. Çaylarını içelim amcanın. Ne de olsa akraba bile sayılırız.

    Bir kahkaha ardından. Mehmet, arkadaşı, Serdengeçti olsun bu söze ne sevinmiştir; katılmışlardır sevince.

    Adam daha sevinçlidir.

    -Elbette, Tanrı hepimizi kardeş yaratmıştır çok şükür. Çaylar da size. Başka da mahcup olmayacağımız ekmeğimiz tuzumuz da olur kardeşlerim....

    Bir bardak çayı yine olduğu yerde yudumlayan serdengeçti, ağaçlar araında dolaşan, sera kısmına ekilen fidelere göz atıp, çiçekleri ince ince inceleyen Ali’ye seslenmiştir. Adamın yeniden ileriye, biriket evden bir şeyler getirmeye çalıştığı anda:

    -Haydi bey baba Allah kolaylık versin. Hoşça kal.hakkını helal et...

    Adamın “estağ..” sözüne kulak vemiyor bile.

    Demiştir;

    -Evladım Ali, hemen dönelim aşağıya. Adamın nüfus cüzdanını yanına al. Sana vekâlet göndermiştim zaten bir ara.o duruyordur değil mi? Tapuyu devret...

    Başka da bir şey söylememiştir adama. Yeniden:

    -Evladım, hakkını helal et. Sizlere huzur dolu, iman dolu ömürler diliyorum. Hoşça kal...

    Küçük bir oyalanmadan sonra araba Antalya içlerine doğru hareket etmiştir. Ali, niçin istediğini de söylemeden adamın, nüfus cüzdanını almıştır Tapu’nun yolunu tutmak üzere...

     

                                                         

    Değerli Hocamız Muhittin Arar a Türk islam Ülküsü'ne , Davamıza Hizmetlerinden Dolayı Teşekkür ediyoruz .(Baki Dural)

  • ANA SAYFA
  • BOZKURT DESTANI

                              

     

    Destan Hakkında bilgi:Bilinen en önemli iki Göktürk Destanından birisidir. Bir bakıma, M.S. altıncı yüzyıldan sekizinci yüzyıl ortalarına kadar egemen olmuş bu Türk Devletinin Göktürklerin soy kütüğü ve var olma hikâyesidir. Ayrıca, Türk ırkının yeni bir dal hâlinde dirilişi de diyebileceğimiz Bozkurt Destanı, Bilge Kağan'ın Orhun Âbidelerindeki ünlü vasiyetinin ilk cümlesi olan: "Ben Tanrıya benzer, Tanrıdan olmuş Türk Bilge Kağan, Tanrı irade ettiği için, kağanlık tahtına oturdum" cümlesi ile birlikte düşünülecek olursa soyun ve ırkın nasıl bir şekilde ilahileştirilmek istenildiğini de anlatmaktadırlar. Destan Çin kaynaklarında kayıtlıdır. Değişik söyleyişler durumunda ise de, çizgileri aynı fakat isimler üzerinde, anlatıştan doğma veya Çinlilerce yazılırken isimlerin Çince söylenmesinden meydana gelme değişikler yüzünden ayrı görünen belli üç söylenti şeklinde yazılmıştır.

    Birinci söyleyiş:

    Hun Ülkesinin kuzeyinde So adı verilen bir ülke vardı. Burada, Hunlarla aynı soydan olan Göktürkler otururdu. Bir gün Göktürkler So Ülkesinden ayrıldılar. Bu sırada başlarında Kağan Pu adlı bir yiğit vardı. Kağan Pu'nun on altı kardeşi bulunuyordu. On altı kardeşten birinin annesi bir kurttu.

    Annesi Göktürklerce en kutsal yaratıklardan biri olarak bilinen ve böyle kabul edilen bir kurt olduğu için delikanlı, rüzgârlara ve yağmura söz geçirir, bu iki kuvveti buyruğu altında tutardı.

    Bununla beraber, So Ülkesindeki yurtlarından ayrılan Göktürkler düşmanlarının baskınına uğradılar.

    Bu baskında düşmanlar bütün Göktürkler'i yok ettikleri gibi on altı kardeşten sadece birisi kurtulabildi. Kurtulan delikanlı annesi kurt olan idi.

    Bu delikanlının da, birisi yaz diğeri de kış ilâhının kızı olan iki karısı vardı. Baskından sonra her ikisinden ikişer oğlu oldu. Zamanla kalabalıklaşıp çoğalan halk, çocuklardan en büyüğünü kendilerine Hakan seçtiler; o zamanki adı Göktürk dilinde değildi. Hakan seçilir seçilmez Göktürkçe olmayan bu adını bıraktı ve Türk adını aldı.

    Ondan sonra Türk on kadınla evlendi, bir çok çocukları oldu. içlerinden Asena adını taşıyan biri hakanlık tahtına geçince boyun adı da Aşine oldu.

    İkinci söyleyiş:

    Hunların bir boyu olan ve adına Aşine denilen Türk boyu Hazar Denizinin batı taraflarında yerleşmişti. Türklerin ilk atası olarak biliniyordu. Rahat ve huzur içinde otururlarken bir gün ansızın düşmanların baskınına uğradılar. Baskının sonunda kimse sağ kalmadı.

    Her nasılsa küçücük bir çocuk bu baskından sağ kalmış bir köşeye sığınmıştı. Düşmanlar onu da gördüler. Fakat, cılız ve küçük bir çocuk olduğu için kimse ondan korkmadı ve ona aldırmadı. Hattâ içlerinden acıyanlar bile çıktı. Ama düşman yine de her ihtimali düşünüp, çocuğu öldürmektense kolunu bacağını kesip orada öylece bırakmayı uygun gördü; düşündükleri gibi yaptılar.

    Kolunu bacağını kesip, yan ölü hâle getirdikleri çocuğu alıp bataklıkta bir sazlığa attılar; bırakıp gittiler.

    O sırada, nereden çıktığı bilinmeyen bir dişi Bozkurt göründü, geldi, çocuğu emzirdi. Yaralarını yalayıp iyi etti. O günden sonra da, avlanıp getirdiği yiyeceklerle çocuğu besleyip büyüttü, gücünü kuvvetini arttırdı.

    Zamanla Bozkurd'un beslediği çocuk gürbüzleşti.

    Günlerden sonra bir gün, baskın yapıp Asine soyunu yok eden düşman başbuğu, kolunu bacağını keserek sazlığa attıkları çocuğun yaşadığını öğrendi. Adamlar gönderip durumu öğrenmek, sağ kaldı ise öldürtmek istedi.

    Düşman başbuğunun gönderdiği asker geldiğinde, kolu bacağı kesik gencin yanında bir dişi Bozkurt gördü. Dişi Bozkurt tehlikeyi sezmişti, dişleriyle gerici yakaladığı gibi denizin öte yanına geçirdi; orada da durmayıp Altay Dağlarına doğru götürdü. Orada, her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir yaylada bir mağaraya yerleştirdi, onunla evlendi; on oğlan doğurdu!

    Mağaranın bulunduğu yayla yeşillikti; serin gür suları, meyve ağaçlan, av hayvanları vardı. Oğlanlar orada büyüdüler, orada evlendiler. Her birinden bir boy türedi. Bunlardan birinin adı da Asine boyu idi.

    Asine, kardeşlerinin içinde en akıllı, en gözü pek, en yiğit olanı idi. Bu yüzden Türk Hakanı o oldu.

    Soyunu unutmadı. çadırının önüne her zaman, tepesinde bir kurt başı bulunan bir tuğ dikti.

    Aradan çok yıllar geçti. Aşine boyuna Asençe adlı bir başka yiğit hakan oldu. Bunun zamanında ise Aşine boyu, bulundukları yerden çıkıp daha güzel yurtlara yerleştiler.

    Üçüncü söyleyiş:

    Bir not halindedir. Çin devlet adamlarından Cjan-Ken'in, Milattan önce 119 yılında, Çine göre batı ülkelerinde yaptığı gezi sonunda gördüklerini ve duydukların yazıp o zamanki Çin împaratoruna sunduğu notlan arasında kayıtlıdır. Notu, Abdülkadir înan'ın, Türk Dili Araştırmalan Yıllığı (1954) ndaki Türk Destanlanna Genel bir bakış adlı yazısından olduğu gibi alıyoruz:

    "Hun Ülkesinde bulunduğum zaman duydum ki Usun Hanı, Gunmo unvanını taşıyor. Gunmo'nun babası, Hunlann batısındaki bir ülkeye sahipti. Gunmo'nun babası bir savaşta Hunlar tarafından öldürüldü. Yeni doğmuş olan Gun-mo'yu kırlara attılar. Kuşlar çocuğu sineklerden koruyor; bir dişi kurt sütüyle besliyordu. Hun Hakanı buna şaştı. Bu çocuğu saydı. Onu kendi terbiyesine aldı, büyüttü. Babasının ülkesini ona geri verdi."         

  • ANA SAYFA
  • March 01

    VİDEOLAR

        VİDEOLAR İZLEYİN

                                                           

      February 27

      BOZKURT ATATÜRK

       
      ATATÜRK VE BOZKURT

      Atatürk bir Bozkurt'tur.

      Yedi Düvel Türk topraklarını dört bir taraftan işgal etmiş iken o, Türk Milletinin önüne düşmüş, yol göstermiş ve Anadoluda bir kurtuluş yürüyüşünü başlatmıştır.

      Yıllar süren Kurtuluş Savaşının sonunda düşman mağlup edilmiş ve Türk Milleti yeniden bir vatan cografyasına sahip olmuştur.

      Bozkurt Atatürk bu vatan cografyasında yeni bir devlet kurmuş ve adını Türkiye koymuştur.

      O bir Türk milliyetçisidir.O BİR BOZKURTTUR !...

      Atatürk'e hediye edilen Bozkurt heykeli.

      Ağustos 1926 gecesi Türkiye'nin ''Bozkurt'' adlı yolcu gemisi, Fransız ''Lotus'' gemisi ile Ege Denizi'nde çarpışır. Bozkurt gemisi batar ve 8 Türk denizcisi boğularak ölür. Ertesi gün, İstanbul'a gelen Lotus gemisinin kaptanı tutuklanır ve Türk mahkemelerince 80 gün hapis cezasına çarptırılır. Lotus gemisinin kaptanının karşı çıkışları sonucu dava, Lahey Sürekli Adalet Divanı'na intikal eder. Lahey Sürekli Adalet Divanı, 7 Eylül 1927'de, Türkiye'nin hukuka aykırı davranmadığına karar verir. Bu kararla birlikte ''Geminin adı ve Türk milletinin milli simgesi, Türk özgürlük ve bağımsızlığının timsali olmasından ötürü'', Türk heyetine, Atatürk'e verilmek üzere tunçtan bir Bozkurt heykeli armağan edilir. Bu davadan dolayı, dönemin adalet bakanı Mahmut Esat'a, Atatürk tarafından Bozkurt soyadı verilmiştir.

      Hatta küçük izcilere yavrukurt ismini bizzat kendisi taktı. Hakkında yazılan bazı kitaplarda kendisinden Bozkurt olarak bahsedildiğini biliyoruz...Bu belgelerden biri de aşağıda Ankara Ulus’ta bulunan Atatürk heykelinin kaidesindeki bozkurt başı dır.

      Atatürk Zamanında basılan Bozkurt resimli para ve pullar.

      Atatürk, kurduğu devletin Türk adı, Türk dili, Türk kültürü ile yaşamasını istemiştir. Bunun için Türk Milletinin sembolü olan Bozkurtu, Türk devletinin parasınave pullara bastırarak, Bozkurt adını her yerde kullanarak yeniden Türk kültürüne yerleşmesine öncülük etmiştir.

      February 22

      18 Şubat 2007 Tarihli basın açıklaması

      Genel Başkanımız Sayın Dr. Devlet Bahçeli'nin
      Ankara Bölge İştişare Toplantısında
      Yapmış Olduğu Konuşma Metni

      3 Mart 2007

                                            

      Değerli dava arkadaşlarım

      Basınımızın değerli temsilcileri

      Bugün Ankara’nın ev sahipliğinde Kırıkkale, Çorum, Çankırı, Kastamonu, Karabük, Bartın, Zonguldak, Düzce ve Bolu illerini kapsayan ikinci Bölge İstişare toplantımızı gerçekleştirmenin heyecan ve gururunu yaşıyorum.

      Toplantıya katılan birbirinden değerli Milliyetçi Hareket Partisi mensuplarına ve davamıza gönül veren kardeşlerime şükranlarımı sunuyorum.

      Hepinizi en içten duygularımla selamlıyorum. Hoş geldiniz, şeref verdiniz.

      Değerli Dava Arkadaşlarım,

      Refah, huzur, adalet ve kalkınma vaatleri ile aziz milletimizi aldatarak tek başına iktidara ulaşan AKP zihniyetinin işbaşına gelmesinin üzerinden dört yıl üç ay onüç gün geçmiştir.

      Bu uzun süre, meselelerine acil çözümler bekleyen milletimiz ile huzur, istikrar ve güvenlik arayan ülkemiz için hayati fırsatların kaçtığı, geleceğimizin ipotek edildiği, Türkiye’nin derin açmazlara sürüklendiği bir dönem olmuştur.

      Heba olmuş bu dönem boyunca, ülkeyi yönetme konusunda hiçbir hazırlığı ve vizyonu bulunmadığı anlaşılan AKP, umudunu ve meşruiyetini yurtdışı unsurlarla işbirliğinde, yerli yandaşlarının desteğinde, yabancıların dayatmalarına teslimiyette ve sanal başarı yalanlarında aramıştır.

      18 Kasım 2002 tarihinden 3 Mart 2007 tarihine kadar geçen toplam 1566 gündür iktidarda olan 58 ve 59. AKP hükümetlerinin bu kara dönemi, siyasi tarihimizde bir fetret devri olarak anılacaktır.

      Bin yıllık vatanımız olan bu toprakların parçalanmasını hedefleyen tarihi emellerin uygulanmasına çok müsait sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik ve psikolojik bir zemin AKP zihniyeti tarafından tam bir teslimiyet anlayışı ile adım adım olgunlaştırılmıştır.

      Bugün Türkiye, AKP iktidarında dozu ayarlanmış bir destek, talan ve sömürü döngüsü ile küresel güçlerin diledikleri tavizleri diledikleri zamanda alabilecekleri bir siyasal kıvamda tutulmaktadır. Maalesef, AKP zihniyetinin sanal iktidarının payandası da dış güçlerin bu şantaj ve ipotek tuzağıdır.

      Geride kalan yıllar içindeki yanlış, teslimiyetçi ve ilkesiz tavrının doğal sonucu olarak, siyasi geleceğini artık dış güçlerin karar ve insafına terk etmiş olan AKP’nin, istese bile milli karar verebilme ve uygulayabilme şartları tamamen ortadan kalkmıştır.

      Düştüğü stratejik girdapta çırpınan AKP, siyasi hayatını sürdürebilmek için mutlaka küresel çıkarlara servis yapmak mecburiyetindedir. Bu vahim gelişme Sevr’e boyun eğen, Mondros’u imzalayan son Osmanlı hükümetlerinin girdiği sarmalın bir benzeridir.

      Değerli Dava arkadaşlarım,

      Türkiye bugün AKP zihniyetinin müsamahası ve özendirmesi ile çok yönlü ve çok boyutlu ihanet ortaklığının saldırılarıyla karşı karşıyadır. Ülkemiz etnik tuzaklarla döşeli bir yola itilmeye çalışılmaktadır.

      Türkiye’ye karşı güç ve eylem birliği içinde olan bu cephenin nihai amacı, Türkiye Cumhuriyeti’nin milli devlet niteliğini ve üniter yapısını tartışmaya açmak ve yeniden tanzim etmektir.

      Bunun sonunda, yapay milletlerden oluşan ve yeni tanımı “federal” olan farklı bir devlet kurulmak istenmektedir.

      Demokratikleşme maskesi arkasındaki bu kampanyanın hedefinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kimliği ve kuruluş ilkelerinin olduğu artık ortaya çıkmıştır.

      Bu ihanet fikrinin gerçek sahipleri olan İmralı Canisi ve siyasi uzantılarına verilen destek her geçen gün artmakta ihanet ve şer cephesi genişlemektedir.

      Siyasi amaçları, siyasi geçmişleri ve sicilleri aziz milletimiz tarafından iyi bilinen odaklar Türk milleti ve devleti ile hesaplaşmak maksadıyla emel ve eylem birliği içinde yer almaya başlamışlardır.

      Ne hazindir ki bu cepheye takılanlar arasına eski istihbaratçılar ve kamu görevlilerinin yanısıra, sanayiciler, sözde sanatçılar ve aydınlar ile son olarak fikri pusulasını tamamen kaybettiği anlaşılan, Atatürk’ün Çankaya’sını da bir dönem meşgul etmiş eski bir ihtilal komutanı da yer almıştır.

      Hangi mihrakların sözcülüğüne soyunduğu anlaşılamayan bu zat, milli ve üniter Türkiye Cumhuriyetine federalizm önermekle kalmamış, sözde eyalet sisteminin sayısını ve merkezlerini bile tespit edecek kadar ileri gitmiştir.

      Üstelik, milli psikolojik mukavemet dinamiklerini kırmaya yönelik bu sözlerini ise bir zafer müjdesi gibi “öncü” olmak maksadıyla ve “cesaret” adına beyan ettiğini gururla açıklamıştır.

      Şahsın hezeyanlarının ikinci perdesi muhtemelen daha sonra açılacak, bu zat veya açtığı kapıdan doluşan bölücüler, sözde eyaletlerde konuşulacak diller, uygulanacak yasalar ve yönetecek kişilerin neler ve kimler olacağını yakında tartışmaya başlayacaklardır

      Bunun adı yıkıcılıktır ve suçtur. Bu zırvalarla, yıllardır terör destekli milleti parçalama projesi olan bölücülüğe, devleti de parçalanmaya götürmesi mukadder olan yıkıcılık refakat etmeye başlayacaktır.

      Nitekim, bu sözler, derhal adresini bulmuş, İstiklal Marşımıza karşı olan ve al bayrağımıza saygı bile duymayan sözde siyasi mihraklar tarafından hararetle desteklenmiştir.

      Böylece, Türk milletinin birliği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası uğruna tek başlarına mücadele eden milliyetçiler için; Irak’lı aşiret reisleri, bölücüler, teröristler ve AKP zihniyetinin yanı sıra, teröre teslim olarak sütre gerisine sinmiş aymazlar ve zihinleri esir alınmışlardan oluşan dördüncü bir mevzi daha açılmış bulunmaktadır.

      Anlaşılacağı üzere, önümüzdeki dönemde Türkiye’yi çok ciddi bir terör ve siyasi bölücülük gündemi beklemektedir. Çok vahim sonuçlar doğuracak olan yeni ve farklı bir kriz kapıya dayanmıştır.

      Bu nedenle, bu konuda beyanlarda bulunan herkesi PKK’nın siyasi amaçlarına hizmet edecek ve bölücülüğün cesaret kazanmasına yol açacak sözlerden sakınmaya, anlamsız beyanatlardan uzak durmaya davet ediyorum.

      Aksi davranışlarla, bölünme, özerklik, ayrışma ve af beklentilerinin çağrıştırılması, bölücü taleplerin dillendirilmesi, terörün ve ihanetin ödüllendirilmesi anlamına gelecek ve ihanete suç ortaklığı sayılacaktır.

      Karşımızdaki bu tablo, PKK ile Barzani tehditlerinin örtüştüğü, Türkiye’nin milli birliğini hedef alan bölücüler ile mücadele iradelerini kaybetmiş çaresiz zihniyetlerin aynı karede yer almaya başladığı bir rezalet tablosudur.

      Hiçbir vatanseverin hareketsiz ve tepkisiz kalamayacağı bu tablo karşısında,  devletin, adli ve kolluk gücünün kullanımı da dahil olarak acilen tedbirler alması ve stratejik kararını yüksek sesle kamuoyu ile paylaşması bir beka meselesi haline gelmiştir.

      Gelişmelerden ve geçmiş tecrübelerden çıkarılacağı üzere, yaklaşan Nevruz ve sonrasında Türkiye’yi çok zor günler beklemektedir. Kış mevsimi şartlarında inlerine çekilen hainler ile kentlerdeki uzantılarının son hazırlıklarını yaptıkları ve start bekledikleri anlaşılmaktadır.

      Önümüzdeki bahar ayları ile birlikte mutad eylemlerin yeni formatlar ile uygulanacağı bölücülük ve ihanet sezonu açılmak üzeredir.

      Yine AKP rehberliğinde ve müsamahasında, bölücüler sokaklara çıkacak, terör örgütü kanlı eylemlerine başlayacak ve nihayetinde sonbaharda sözde barış ve ateşkes çağrıları ile bölücüler inlerine çekilecektir.

      Yıllardır, oynanan oyunun ve adım adım tırmanan bölücü senaryoların galası olarak bir Türk bayramı olan Nevruz günü seçilmiştir. Bu yıl da, geçen yıl elde etkileri kazanımlar ve yığınağın desteği ile yeni isyan provalarının programı belli olmuştur.

      Hükümetin kucaklaşmak için can attığı Iraklı aşiret reisleri, hükümete vekaleten servis yapan Türkiye’deki yandaşları tarafından Nevruz’daki bölücü rezalete onur konuğu olarak davet edilmişlerdir.

      Bu bölücü jestin karşılığında bir siyasi parti yöneticisi ise Kerkük’e müdahaleyi Diyarbakır’a sayarız diyerek adeta bir federal temsilci gibi diplomatik mukabelede bulanabilmiştir.

      Dahası, bölücü mihraklar, bağımsız aday olarak seçime girerek, “düz ovada siyaset” yapmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ulaşmayı hedeflediklerini yandaşlarına müjdelemişlerdir.

      Göründüğü kadarıyla, Türkiye’de açıkça mülki ve adli makamların gözü önünde, ceza görmeden ve takibata uğramadan suç işleme ve bölücülük yapma özgürlüğü olan imtiyazlı bir zümre yaratılmıştır.

      Yeni dönem boyunca, bölücülük adına sözde siyasi ve sivil yöntemlerin kullanılması, güvenlik güçlerinin görevlerini sekteye uğratacak, onları eylemlere ve eylemcilere müdahaleden uzak tutacak farklı taktiklerin uygulanması beklenmelidir.

      Geçen yılki isyan provalarında devletin güvenlik güçlerini karakollarına çekilmeye davet edecek kadar ileri giden ihanet odaklarının, bu yıl daha da cüret kazanarak kolluk güçlerini karakollarında beklemeye çağırmaları şaşırtıcı olmayacaktır.

      Konunun bir de Irak boyutu vardır.  AKP baştan beri Kandil’e müdahale için uluslararası hukuktan doğan meşru hakkını kullanmaktan kaçınmış, bu çekingenlik, konuyu siyasi pazarlık haline getirmek isteyen ABD’ye ve Peşmerge reislerinin eline güç ve koz vermiştir.

      ABD himayesinde cesaret kazanan Kuzey Irak’taki Peşmergelerin PKK’yı Türkiye’ye karşı bir şantaj vasıtası olarak kullanmak ve Kuzey Irak’taki federe devlet modelini Türkiye’de de uygulatmak istedikleri bilinmektedir.

      “Kürt devleti fikrine alışmalılar” diyerek hükümete telkinde bulunan Barzani her gün bir başka zırvası ile Türkiye’ye karşı düşmanlığını ilan etmekte ve Türkiye’nin güvenliğine yönelik açık tehditte bulunabilmektedir.

      Geçtiğimiz dört yıl içinde, sıklet ve yönetim merkezi Kuzey Irak’a kayan terör ve bölücülük karşısında somut adım atmakta isteksiz davranan ABD, koordinatör tayini ile süreci oyalama yolunu seçmiştir.

      Oysa ki PKK terör örgütü, lider kadroları, terör kampları, silah ve mühimmat depoları ile ABD’nin askeri kontrolü altındaki bölgede konuşlanmıştır. Teröristler basında da yer aldığı gibi Amerikan menşeili silahlarla donatılmıştır.

      Mahmur Kampına yapılan turistik ziyaret ile, bazı Avrupa ülkelerindeki göstermelik operasyonlar, Türkiye’yi meşgul etmeye ve askeri bir müdahaleyi önlemek için zaman kazanmaya yönelik manevralar olarak değerlendirilmelidir.

      ABD’nin ısrarı ile oluşturulan koordinatör mekanizmasının kısa bir zaman sonra Türkiye, PKK ve Peşmerge arasında arabulucu mekanizma haline dönüşmesi, PKK’nın siyasallaşmasında ve Peşmergelerin meşrulaşmasında rol oynaması şaşırtıcı olmayacaktır.

      Koordinatörlerin, konu yeterli kıvama ulaştığında PKK’nın Türkiye’ye dönüşü ve AKP’nin çıkaracağı “eve dönüş” yasası için kılavuz olmaları beklenmelidir.

      Değerli Dava arkadaşlarım,

      İktidara geldiği günden bu yana uluslararası ilişkilerimizi amatörle teslim eden AKP zihniyetinin ülkemizi düşürdüğü açmaz ve yaşanan  rezaletler hepimizin malumudur.

      Başbakanın ve hükümetinin, yüzlerce yıllık köklü geleneğini ve milli güvenlik birikiminin bulunduğu devlet kurumlarını ve uzman kadroları dikkate almadığı, dış tesir ve telkinlere açık bir pusulasız ve vizyonsuz bir siyaseti benimsediği artık ortaya çıkmıştır.

      Özellikle milletimizin bekasını ve kardeşliğini çok yakından ilgilendiren, ülkemizi bölünme tehdidi ile karşı karşıya bırakan bölücü terörle mücadele ve Kuzey Irak politikasındaki devlet siyasetinde tereddüt olduğu bilinmekteydi.

      Geçmişteki bazı uygulamalar ve beyanatlardan, karar mekanizmaları ile milli güvenlik kurumları arasında fikir ve eylem birliğinin olmadığı, karşılıklı güvenin bulunmadığı anlaşılmaktaydı.

      Son olarak, Başbakan ile Genelkurmay Başkanı arasında aşiret reisleri ile diyalog yapma hususunda medyada dile getirilen görüşlerin ”kurumsal mı kişisel mi” olduğu yönündeki tartışmalar, bu meseleye yeni ve farklı bir boyut kazandırmıştır.  

      Bu son gelişme ile, Türkiye’nin bekasını çok yakından ilgilendiren bölücülük ve sınır ötesi uzantılarının imhası konusunda, devletin strateji üreten mekanizmaları ile siyaset kurumu arasında usulden ve esastan bir uyuşmazlığın olduğu ortaya çıkmıştır.

      Ülkemizde güvenlik stratejileri ve güvenlik istihbaratı üreten düşünce merkezlerinin hemen hiç olmadığı hepimizin malumdur. Bu olay ile Başbakan’ın, devletin en önemli ve güvenilir güvenlik kurumunun fikirlerini bu çok kritik süreçte dikkate almadığı izlenimi doğmuştur.

      Soruyorum sizlere;

      • Hal böyle ise, Sayın Başbakan’ı, Barzani ile ısrarla kucaklaşmaya iten gerekçe ne olabilir?
      • Kandil’de yuvalanmış çetebaşının geçen yıl “bizimle de görüşecekler” sözlerinin icabı için ilk adım mı atılmak istenmektedir?
      • Ülkemizdeki en önemli milli güvenlik kurumu ile ters düştüğüne göre bu görüşme ve müzakere fikrini Başbakan kimden ve hangi odaklardan almıştır, kime danışmıştır?
      • Hükümet, hangi dış ziyarette, hangi tezgâh altı ilişkide ve neyin karşılığında, nasıl bir pazarlık konusu ile bu tavizleri vermeye itilmiştir.

      Bu soruların cevabı, AKP zihniyetinin tutarsızlık, taviz ve pazarlıklarla geçen kayıp yılları içerisinde aranmalıdır.

      Hariciye geleneğini bir kenara iterek elindeki parti yöneticilerinin işportaya düşmüş girişimleri; Türk Silahlı Kuvvetlerini göz ardı ederek Başbakanlığı kuşatmış olan sözde danışmanların kılavuzluğu, ülkemizi uçurumların kenarına getirmiş bulunmaktadır.

      Yaklaşan genel seçimlerde tasfiye olma korkusu ve hesap verme telaşı, AKP’yi üzerinde stratejik şantajlar yapmaya, hayati tavizler vermeye açık hale getirmiş bulunmaktadır.

      Yabancı finans çevrelerinin sıcak para payandası ile ayakta durabilen kırılgan ekonomik ve mali yapı, AKP hükümeti’nin gayri milli anlayışı üzerinde her türlü oyunun oynanmasına ve varlıklarımız üzerinde en ağır ipoteklerin konmasına fırsat vermektedir.

      Uluslararası her görüşmeye hesap verme psikolojisi ile ezik ve mahcup oturan, müzakerelerde tutsak olmaktan ancak şartlı tahliye ile kurtulan AKP yöneticilerinin siyasi sicilleri, uluslar arası meşruiyet arayışları ve en önemlisi müstemleke memuru zihniyetleri, dayatmalar ve tehditler için en önemli iklimi ve zemini hazırlamaktadır.

      Bu gelişmeler sonucu AKP, tıpkı küreselleşme bahanesi ile tam bir teslimiyet içine girdiği ekonomide olduğu gibi, ülkemizin güvenlik ve esenliği konusunda da küresel dayatmaların sevk ettiği istikamette devletimizi yüksek risk ve tehditlerle karşı karşıya bırakmıştır.

      Değerli dava arkadaşlarım,

      ABD destekli siyasi yapılanma sonucu Kuzey Irak, devletleşme yolunda son aşamaya gelmiştir.

      Türkiye tarafından gerçekleştirilecek görüşme, diyalog, temas gibi ilişkilerin bölgedeki aşiret reislerinin tek eksiği olan resmi meşruiyetin sağlanmasına neden olacağı ortadadır.

      Başbakan ve Dışişleri Bakanı görüşme ve müzakere için heves gösterdikçe, muhatap aldıkları Peşmerge reislerinin küstahlıkları artmakta, Türkiye’ye ve Türk milletine yönelik bilinen hasmane hakaretlerini tırmandırmaktadırlar.

      Nitekim son olarak kendisine başkan sıfatı veren Barzani, sözde Kürt sorununun çözümünün askeri değil barışçı yöntemlerle olması gerektiği yönünde AKP hükümetine tavsiyelerde bulunmuştur.

      Söz konusu şahıs Kürt sorunu diye adlandırdığı konuda siyasi bir çözüm yolunun üretilmesini önererek konunun ayrıntılarını ise AKP hükümetinin icraatına bıraktığını söyleyebilmiştir.

      Barzani’nin sözlerini “irrasyonel, maksimalist hayalperest” gibi tanımlarla sulandıran AKP’nin, bundan önceki örneklerinde görüldüğü gibi bu tavsiyelere de uyacağı, milletimize yapılan her hakareti pişkinlikle sineye çekeceği artık bilinmektedir.

      Bu gelişme ile milli kurumlarımızın “resmi” değerlendirmelerini “kişisel” diyerek dikkate bile almayan Başbakan’ın milli konularda kimin telkinleri ile hareket ettiği, hangi fikri kaynaklardan beslediği de ortaya çıkmıştır.

      Türkiye’nin milli birliğini ve bütünlüğünü hedef alarak bugün karşımıza çıkan bölücü heveslerin cesaret kaynağı olan AKP, Türkiye’deki bölücü akımların siyasi maskeyle sahneye çıkmasının da birinci derece sorumlusudur.

      Türkiye’yi bu noktaya, Başbakan Erdoğan’ın ve hükümetinin bu gelişmeler karşısında sergilediği acz, teslimiyet ve gaflet getirmiştir. AKP hükümetinin siyasi hesapları maalesef kanlı terörü yeniden hortlatmış ve bölücü hevesleri artırmıştır.

      Bu kimliksiz zihniyet kin, nefret ve düşmanlık tohumlarının ekilmesine, milli birliğimiz ve kardeşliğimizin sarsılmasına, söndürülmüş bölücülüğün yeniden doğmasına neden olmuştur.

      Bu vizyonsuz, pusulasız ve teslimiyetçi siyaset anlayışının Türkiye’nin güvenliğini ve sonraki aşamada bekasını tehlikeye düşüreceği ve milli çıkarlarını çok ciddi biçimde zedeleyeceği ortadadır.

      Milli bekamız ve güvenliğimiz, huzur ve esenliğimiz, dirlik ve düzenimiz için başka coğrafyalarda tehdit ve düşman aramaya gerek yoktur.

      AKP zihniyetinin iktidarı, Türk milleti ve Türk devletinin bekası için başlı başına ve öncelikli bir tehlike ve tehdittir.

      Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerini ve yapısını tartışmaya açmak, etnik köken farklılıklarına dayanarak bunları yıkmaya çalışmak ve bunlara göz yummak devletin varlığına kastetmekle eş değerdir. Bunun adı ihanettir.

      Bilinmelidir ki, Türk milleti AKP zihniyetinden ibaret ve yalnızca AKP’ye emanet değildir. Türk milliyetçileri bu hain emelleri besleyenlere hiçbir şart altında asla geçit vermeyecektir.

      Bu bakımdan kimse hayal peşinde koşmamalı ve Türk milletinin gücü üzerinde yanlış hesap yapmamalıdır. Bu aziz vatan sokakta bulunmamıştır. Sahipsiz değildir. Emanetin bekçisi Türk milleti ve Türk milliyetçileridir.

      Bugün yaşadığımız nazik dönemde herkesin sağduyunun rehberliğinde hareket etmesi, ihanet girişimlerine karşı milli bir duruş sergilemesi ve milli huzurun korunması tarihi bir görev ve sorumluluktur.

      Türkiye, vatanına, milletine ve devletine kastetmek isteyen bu hain hesapları boşa çıkartacak ve hak ettikleri mukabelede bulunacak güce, kudrete ve milli desteğe sahiptir.

      Buradan, Milliyetçi Hareket camiasının mensuplarına ve ülkücü kardeşlerime sağduyu ve soğukkanlılıklarını korumaları ve etnik tuzaklara düşmemek için çok dikkatli olmaları çağrımı tekrarlıyorum.

      Milliyetçi Hareket sokaklarda değil Ankara’da olacak ve yaklaşan iktidar dönemimizde PKK terörünün kökünün kazınması ve Türk milletinin kardeşliğinin korunmasının şerefi bizlere nasip olacaktır.

      Buradan, Milli Mücadele yıllarının merkezi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’dan, Milliyetçi Hareket Partisi’nin ve Türk milliyetçilerinin kararlılığını ve fikriyatını bir kez daha vurgulamak istiyorum.

      Türkiye Cumhuriyeti adıyla ve üniter devlet çatısı altında, Türk milleti kimliği ile beraberce yaşayabilmemizin asgari kuralları 1923 yılında Atatürk ve kurucu Kahramanlar tarafından konulmuştur.

      Büyük Türk milleti, tüm dünyaya son sözünü 29 Ekim 1923 tarihinde söylemiştir ve bu konu bizim için ilelebet kapanmıştır.

      Başkentimizin Ankara, dilimizin Türkçe, bayrağımızın ay yıldızlı al bayrak, milli marşımızın İstiklal Marşı olduğu belirlenmiş ve Anayasamız tarafından da güvence altına alınmıştır.

      Kimler ve hangi mihraklar, hangi oyunları tertip ederlerse etsinler, hangi ihanetlerin içine girerlerse girsinler, milliyetçi-ülkücü hareketin bir mensubu olarak buradan bir kez daha ilan ediyorum ki;

      • Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi, milleti ve egemenlik unsurları ile tektir ve üniter bir devlettir.
      • Türk milleti tarihi ve kültürel kökleri itibariyle ayrılık kabul etmeyen bir bütündür.
      • Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu, istiklâl ve bağımsızlık mücadelemizin taçlandırılmasıdır.
      • Ay yıldızlı al bayrağımız bağımsızlığımızın, egemenliğimizin, birlik ve beraberliğimizin sembolüdür.
      • İstiklal Marşımız, bu onurlu mücadelenin kahramanlık destanıdır ve o günlerin mukaddes bir hatırasıdır.
      • Milli birlik ve bölünmez bütünlüğümüzün dayandığı temeller tek devlet, tek millet, tek bayrak ve tek dil ülküsüdür.
      • Verilecek toprağımız, terk edilecek ilimiz, çizilecek sınırımız, vazgeçilecek insanımız, peşkeş çekilecek kaynağımız yoktur.

      Türkiye Cumhuriyeti, ebedi vatanında milli varlığını ve birliğini koruyacaktır. Milletinden aldığı asil ismini, kuruluş ilkelerini ve çağları aşıp gelen milli kimliğini değişmeden sonsuza kadar yaşayacaktır.

      Türk milliyetçileri, bu kutlu değerleri ve kutsal emanetleri, gösterecekleri yüksek fedakârlık, kararlılık, milli şuur ve millet sevgisi ile korumaya yeminlidir.

      Türkiye bir yol ayrımına doğru yaklaşmaktadır ve artık herkes tarafını belli zorundadır.

      Tereddütle, özürle ve pişmanlıklarla oyalanacak zaman çok geride kalmıştır. Bunun arası ve orta noktası artık yoktur.

      Ya onurlu ve huzurlu bağımsız bir millet olarak yaşayacağız,

      Ya da küresel oyunlara boyun eğerek her türlü zillete katlanacağız.

      Karar anı yaklaşmıştır. Tercihinizi yapınız. Kararınızı veriniz

      Ya teslimiyetçilik, ya milliyetçilik,

      Değerli Dava arkadaşlarım,

      Bedeli ne olursa olsun, Türk milletini karşılıksız severek, yalnızca aziz milletimizin kaygısı ile milliyetçi- ülkücü iradenin bir sedalısı olarak yola çıkmış bulunuyoruz.

      Bu toplantı ile seçime giden süreçteki en önemli eşiklerden birini aşmış, inancımızı ve karalılığımızı tazelemiş oluyoruz.

      Buradan yükselen milli heyecanın dalga dalga Türkiye’ye yayılacağına ve nihayetinde Türk milliyetçilerini tek başına iktidara taşıyacağına yürekten inanıyorum.

      Bu aziz vatanı ve büyük Türk milletini temiz ve samimi duygularla seven herkesin yeri Milliyetçi Hareketin saflarıdır.

      Milliyetçi Hareket Partisi, “Lider Ülke Türkiye” hedefine yöneldiği “Tek Başına İktidar” sürecinde, içten veya dıştan hiçbir dayatma, telkin veya tesirin etkisinde kalmaksızın yalnızca büyük Türk milletinin doğruluşu ve yükselişi yolunda yürümeye kararlıdır.

      Partimizin ulaşacağı tek başına iktidar, Türkiye’nin kurtuluşuna vesile olurken, teslimiyetçi AKP zihniyeti için ise hesap verme gününün başlangıcı anlamına gelecektir.

      Türk milletinin, Milliyetçi Hareketin çatısı altında toplanarak buhrandan kurtulacağı önümüzdeki süreçte hepimize düşen önemli görevler vardır:

      Bugünden itibaren her vatandaşımıza ulaşabilmek için bir seferberlik başlatmalısınız.

      Bu maksatla;

      • AKP zihniyeti ile geçen her dakikanın verdiği zararı milletimize anlatınız, uyarınız, uyandırınız.
      • Yarın daha geç olmadan, bu zihniyetin durdurulması için herkesi ikna ediniz.
      • Ve Milliyetçi Hareket partisinin iktidarı için her gönüle giriniz, her yüreği kazanınız.

      Durmayınız, talimat, uyarı ve bir işaret gelmesini beklemeyiniz.

      Hükümetin ve küresel aktörlerin bilgi kirliliği ve yoğun önleme gayretlerini aşmak için her vatandaşımızla görüşünüz.

      Şimdiden yakın çevrenizden, komşularınızdan işyerinizden başlıyarak harekete geçiniz ve milletimizi de harekete geçiriniz.

      Bu duygularla, milletimizle yarından itibaren kucaklaşmaya başlayacak olan Türkiye Sevdalılarına iktidara giden yolda başarılar diliyorum. Ulaşacağınız her kapıya en içten selam ve sevgilerimi götürünüz.

      Yüce Allah’ın, Türkiye’yi ve Büyük Türk Milletini karşılıksız seven Türk milliyetçilerini muzaffer kılacağına yürekten inanıyorum.

      Hepinizi en derin sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

      Tek başına iktidar için tek yürekle ve hep beraber bir kez daha haykırıyorum.

      Altmışıncı Hükümet, Milliyetçi Hareket.

      Ne mutlu Türküm diyene.

       

       

      Genel Başkanımız Sayın Dr. Devlet Bahçeli'nin
      Başbakan Erdoğan’ın Kuzey Irak’taki Siyasi Oluşum İle İlişki Kurulması
      Yolundaki Son Beyanları Hakkında Yaptığı Yazılı Basın Açıklaması

      18 Şubat 2007

      Başbakan Erdoğan güvenlik ve dış politika konularındaki her beyanıyla yeni bir gaflet ve delalet örneği sergilemektedir.

      Başbakan’ın Kuzey Irak’taki bölgesel Kürt hükümetiyle diyalog ve ilişki kurulması konusundaki son beyanları;

      • AKP hükümetinin doğru esaslar üzerine bina edilmiş, stratejik hedefleri doğru konulmuş tutarlı bir Irak politikasının bulunmadığını;
      • Başbakan’ın Irak’taki tehlikeli gelişmeleri doğru okuyamadığını ve derin bir idrak ve vizyon bunalımı içinde olduğunu;

      Bir kere daha göstermiştir.

      Bu vizyonsuz, pusulasız ve ilkesiz siyasetin, Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye düşüreceği ve milli çıkarlarını çok ciddi biçimde zedeleyeceği ortadadır.

      Başbakan’ın bu gaflet siyasetinin akıl ve mantık ölçüleriyle makul bir izahı bulunmamaktadır.

      Siyasi sonu gelen ve önce Türk milletine, sonra da Türk adaletine hesap verme gününün yaklaştığını gören Başbakan’ın sözlerinin ve davranışlarının izahının, belki de, bu panik psikolojisinde aranması yerinde olacaktır.

      Türkiye’yi çok tehlikeli bir yola sürükleme hazırlığı içinde olan Başbakan’a şu gerçekleri hatırlatmak ve kendisini uyarmak istiyorum.

      • Kuzey Irak’ta fiilen oluşan siyasi yapının amaçları ve stratejik hedefleri ortadadır.
      • Bu yapının başı olan Barzani’nin Türkiye’ye hergün husumet ilanında bulunduğu, PKK’nın koruyucusu olduğu, terör kartını Türkiye’ye karşı bir tehdit aracı olarak kullandığı ve Kuzey Irak modelini Türkiye’de uygulamak hevesi peşinde koştuğu bir gerçektir.
      • Kuzey Irak’taki peşmerge gruplarının Türkmenlerin varlığını tehdit ettiği ve Kerkük’ü zorla ele geçirmek istediği de keza bilinen bir husustur.

      Bütün bu gerçekler ortadayken, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki siyasi oluşumu resmi muhatap alarak ilişki kurması, siyasi ve hukuki planda şu sonuçları doğuracaktır.

      • Kuzey Irak’taki fiili siyasi yapılanma, devletleşme yolunda çok ileri aşamaya gelmiştir. Türkiye’nin bu yapıyı resmi siyasi muhatap olarak tanıması, Barzani’nin siyasi meşruiyet eksiğini tamamlayacaktır.

      Erbil’in muhatap alınması, bu fiili yönetime siyasi meşruiyet kazandıracak ve resmen tanıma sürecinin ilk adımı olacaktır.

      Bu fiili yapının hukuki planda siyasi varlık olarak Türkiye tarafından tanınması halinde, bağımsız devlet olma yönünde önünde hiçbir engel kalmayacaktır.

      • Irak’ı bekleyen en büyük tehlike, parçalanma ve bölünme dinamiklerinin önüne geçilememesi, geriye çevrilememesidir.

      Türkiye’nin Kuzey Irak’la resmi ilişki kurması halinde Irak’ın siyasi birliği ve toprak bütünlüğünün korunmasından artık söz edilemeyecektir.

        Türkiye, Irak siyasetinin en önemli stratejik hedefinden vazgeçmiş olacak ve Irak’ın parçalanma sürecine hız kazandıracaktır.

      Diğer bir ifadeyle, Kuzey Irak’ta teröre destek veren, Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden bir devleti kendi eliyle kurmuş olacak, bunun önüne ve yolunu açacaktır.

      • Kuzey Irak’la böyle bir ilişki kurulması, Türkmenleri yok ederek Kerkük’ü gasp etmesi için Barzani’ye yeşil ışık yakmak, davetiye çıkarmak anlamına gelecektir.

      Başbakan Erdoğan, bu konuda Barzani’ye açık çek vermiş olacaktır.

      • ABD’nin himayesinden ve AKP’nin ezikliğinden cesaret alan Barzani’nin Türkiye’yi hedef alan tahrikleri giderek yeni boyutlar kazanmaktadır.

      Türkiye’nin içini karıştırmak ve güvenliğini tehlikeye düşürmek tehdidini hergün tekrarlayan Barzani, bununla da kalmayıp, Türkiye’nin karşısındaki ayrılıkçı terör sorununa siyasi çözüm bulunmasını kendisine misyon edinmiştir.

      Bu amaçla, PKK adına siyasi bölünme reçeteleri hazırlamakta ve Türkiye’ye akıl vermeye kalkmaktadır.

      Kuzey Irak’la resmi ilişki kurulması, Barzani’yi bu yönde daha da cesaretlendirecektir.

      Başbakan Erdoğan’ın Barzani’yi resmi muhatap olarak tanıması, Türkiye ile terörist PKK arasında bu yolla “dolaylı ve aracılı” diyalog ve temas kanalı açılması anlamına gelecektir.

      • Başbakan, bu suretle, İmralı Canisi, Kandil’deki PKK yöneticileri ve Barzani ile siyasi çözüm sürecinde aynı noktada buluşmuş olacaktır.

      Bunlarla aynı resim karesi içine girecek, aynı aile fotoğrafında yerini alacaktır.

      • Böyle bir gaflet, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin baskı ve tehditlere boyun eğdiği şeklinde yorumlanacak ve Türkiye utanç verici bir duruma düşecektir.  
      • Bu eziklik ve teslimiyet, Kuzey Irak’a özenen içerdeki bölücü hainlere de ümit ve cesaret kazandıracaktır.

      Sokaklara inen şehir eşkıyaları ile inlerinde pusuda bekleyen hain teröristlerin, böyle bir ortamda tahrik ve saldırılarına hız vermeleri beklenmelidir.

      Barzani, Başbakan’ın bu açıklamasından büyük memnuniyet duyduğunu sözcüleri aracılığıyla açıklamıştır.

      Ancak, Barzani’nin Başbakan’ın bu açıklamasıyla aynı gün Fransız Le Monde gazetesine verdiği demeçler her bakımdan ibret vericidir.

      Barzani, bu demecinde Türkiye’nin Kuzey Irak’a bir müdahalede bulunması halinde, bunun Türkiye için ağır sonuçları olacağını ve Türkleri “çiçekle karşılamayacaklarını” belirtmiştir.

      Bu meydan okuma bir tarafa, Barzani’nin demecinin en ilginç ve ibret verici kısmı, Türkiye’deki seçimler sonrası “milliyetçiler iktidara gelirse diyalog ihtimalinin ortadan kalkacağını, AKP’nin kazanması halinde diyaloga daha açık olacağını” söylemesi olmuştur.

      Görüleceği gibi, Başbakan Erdoğan’ın Türkmenistan’a giderken yolda yaptığı diyalog ve ilişki kurma açıklamasından haberdar olmayan Barzani, bu konuda isabetli bir öngörüde bulunmuştur.

      “Kalp kalbe karşıdır” deyişinin doğruluğunu ve geçerliliğini ortaya koyan bu durum, Başbakan Erdoğan tarafından herhalde bir gurur ve iftihar vesilesi olarak görülecektir.

      Ancak, Başbakan Erdoğan bunun altından kalkamayacağını, bu ihanet yolunun sonunu getiremeyeceğini bilmelidir.

       

      Dr. Devlet Bahçeli
      Milliyetçi Hareket Partisi
      Genel Başkanı

      February 20

      Şehitler Ölmez

                    

      HAYATININ BAHARINDA NİZAM-I-ALEM ve İ'LAY-I-KELİMETULLAH İÇİN  "VATANIMIN HA EKMEĞİNİ YEMİŞİM;HA UĞRUNA KURŞUN! "  DİYEREK KARA TOPRAKLA KUCAKLAŞAN YİĞİT ÜLKÜ DEVLERİNE İTHAF OLUNMUŞTUR!  
                                                       
       
                                                               
      ŞEHİT YARBAY ALİM YILMAZ ATSIZ DAN ŞİİR OKUYOR ESAT KABAKLI HOCAMIZIN BİL OGLUM ADLI GÜZEL ESERİ İLE MUSTAFA YILDIZDOGAN IN HARİKA ESERİ NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE     EŞLİGİNDE HARİKA BİR VİDEO
       
                         href="http://www.ulkuocaklari.org.tr/uh/sehit/A1.HTM">http://www.ulkuocaklari.org.tr/uh/sehit/A1.HTM

      FİKRİ’MİN İNCE GÜL’Ü

      Sanki burnum, değdi burnuna yok’un,
      Kustum, öz ağzımdan kafatasımı...
         
                                          Necip Fazıl

      FİKRİ ARIKAN - 27 MART 1982

       

                    

      'Altı da bir, üstü de birdir yerin...'

      Diyordu hücre arkadaşım. Yani, 'ha hücredeyiz, ha sarayda.'

      Volta atarken bir taraftan söyleniyor, üç adımda yol biterken, geri dönüp bir üç adım daha atıyor ancak duvar yine yolunu kesiyordu. Ben ranzamda uzanmış onun şiir gibi estetik olan yürüyüşünü seyrederken bir taraftan da, böyle lânetlik hücreyi, ihtişamlı bir sarayla mukayese edecek kadar güçlü olan bu müthiş iradeyi hayranlıkla izliyordum. Bu arkadaşım, Ülkücü camia içinde idama en yakın olanıydı. Beş idam cezası Yargıtay’da onay beklerken, bir çok mahkeme de son aşamadaydı. MHP davası, Adana olaylarının 151 numaralı sanığı olarak Mamak Cezaevi’ne getirilmişti.

      O Yunus Uzun'du... O bir destandı... Kartalları kıskandıran keskin gözleri hangi örgütçünün üzerinde çakılsa, o militan bir daha güneşin doğacağına olan inancını yitirirdi. Hayatı sevenler, Yunus gözlerine bakmasın diye başlarını eğip geçerlerdi.
      O gün biraz sıkıntılıydık. Fikri Arıkan isimli arkadaşımız mahkemeye gitmişti ve onu sabırsızlıkla bekliyorduk. Zaman ise sanki durmuş, bize sabır eğitimi yaptırıyordu. Bu arka-daşımız daha önce iki kez idam cezası almış, Yargıtay ikisinde de cezayı esastan bozmuştu. Evet bu son mahkemeydi ve onaylanan idam cezaları üç günde infaz ediliyordu. 4 numaralı hücrede kalan Fikri Arıkan'ı sabah sekizde mahkemeye gö-türmüşler ve saat neredeyse 15.30 civarıydı hâlâ ortalıkta yok-tu. Bir müddet sonra askerlerin ayak seslerinden Fikri'nin geldiğini anladık. Hücrelerimizin kapısı demir mazgallardan oluştuğu için dışarıyı rahatlıkla görebiliyorduk.

      İlk hücre olduğumuzdan Fikri bizim önümüzden geçecekti. Nihayet geldi ve tebessüm ederek bizi selâmladı. Onu böyle neşeli görünce büyük bir ümide kapıldık ve Yunus'la sevinç içerisinde birbirimize sarıldık. Hücreler arası konuşmak yasaktı aksi takdirde ağır cezaî müeyyideler vardı. Ama biz bir yolunu bulmuş ve her türlü haberleşmeyi herkesin önünde ra-hatlıkla yapar olmuştuk. Nazarî eğitim adı altında mecburî bir ders vardı ve bizlerden bir kişi hücrenin kapısına gelerek Nutuk kitabını okurken, bu arada metindeki sözleri değişti-rerek, istediğini anlatabiliyordu. Başımızdaki nöbetçiler de ki-tabın metni zannederek bizimle beraber huşu içerisinde dinlerlerdi.

      Nutuk, muhteva olarak bizim mevzularımıza çok uygundu ve mahkemeleri böylece tartışabiliyorduk. Nutuk'ta da mah-keme, iaşe ve tartışmalarla dolu metinler mevcuttu. Fikri, okumaya başladı. Sesi çok net ve vakurdu. Rahat ve huzur bulmuş bir sesle mahkemenin zaferle sonuçlandığını müjdeliyordu. Bizler âdeta nefes bile almadan onu dinlerken, biran önce sonuca gelmesini bekliyorduk.

      -Ve Eyüp kurtuldu, dedi Fikri Arıkan. Eyüp Özmen, aynı da-vadan daha önce idam cezası almış ve idam bekleyen bir ar-kadaşımızdı. Sehpaya hazırlanırken beraat etmişti. Bunu bir zafer olarak bizlere müjdeliyordu Fikri. Ya kendisi? O’nun için ne karar çıkmıştı acaba?

      -Senin için ne karar çıktı?.. diye bağırarak sordum ben. Sabrım kalmamıştı artık. Askerler benim bu kuralsız çıkışımı duymamazlıktan geldiler ki; bu davranışları kararın vahametini göstermeye yetiyordu.

      -Benimki idam... diye devam etti Fikri.

      Yıkılmıştık. Ama o ayaktaydı ve berrak bir ses tonuyla bizleri teselli etmeye çalışıyordu. Sesi dik ve metindi...

      Aman Rabbim! Fikri, arkadaşının beraat ettiğini söylüyor ve bunu bir zafer olarak bizlere müjdelerken, kendisinin aldığı idam cezasını sıradan bir kararmış gibi, sanki bir düğün dave-tiyesiymiş gibi bizlere anlatıyordu. Biz çökmüştük. 5 numaralı hücreden bir feryat yükseldi. Bu isyan eden sesin sahibi üç komünist liderle beraber kalan Şahin Göksel Arduç isimli genç bir arkadaşımızdı. Sekiz hücreden oluşan, tecrit bölümünde başkaca çıt çıkmıyordu.

      Üç gün sonra bir şafak vakti kurulacak idam sehpası, cellat, yağlı urgan, yüze karşı okunacak olan ferman, beyaz gömlek bir anda buralara hâkim olmuştu. Sanki kafatasım büyümüş ben de içindeydim. Kendi kafamın içinde. Bu nasıl bir hâldi bu nasıl bir duygu!.. Çok ölüm görmüştüm ama bu başka bir vaziyet, bambaşka bir hâl. Daha önce İstanbul’da bu duyguları yaşamış, asılarak idam edilen İsmet Şahin olayında bizler de yanmış, bizler de ölmüştük. Bir kere daha, dedim kendi ken-dime, insan bir kere ölür ama, biz bin kere. Fikri Arıkan sakin ve tereddütten uzak mistik bir ses tonuyla konuşmaya devam ediyordu:

      -Bu gece çok rahat uyurum artık...

      Fikri'nin rahat uykudan sözetmesini anlamaya çalışıyordum. O ise konuşmaya devam ediyordu:

      -Şimdi dünyanın en rahat insanı benim. Yüce yaratıcının rızası yolunda, ölümümü her türlü tehlikeye karşı keskin bir silah olarak kuşandım. Demek ki, kendi ölümüm benim en etkili silahım olacakmış. Büyük, güçlü bir silah olan insanın kendi ölümü. 'Ve ben şimdi yaşamımın en güzel, en tatlı, en dinlendirici uykusunu uyuyabilirim.'

      -Adalet terazisini, oduncu kantarına çevirdiler, diyordu, hücre arkadaşım Yunus. Evet, oduncu kantarı daha hassastı bunların terazisinden, nasıl olsa üç aşağı beş yukarı farketmiyordu.

      Birkaç gün sonra güneş, Fikri'siz doğacaktı. Takvimler ve za-man bir kere daha durmuştu.

      O'nu şafakta astılar...

      Ülkücü hareketin altın halkalarından olan ele avuca sığmaz acar Adana çocuğu, A-blok 1 Numaralı hücredeki can yol-daşım Yunus Uzun ise idam beklerken, kader onu başka bir yerde yakalayacak ve bu arkadaşım da Aydın Cezaevi’nde şehit düşecekti.

      Yusuf Ziya ARPACIK

      DURSUN ÖNKUZU CENAZE TÖRENİ VE ÖZMENEM MARŞI (ARŞİV BELGESEL ) ALLAH RAHMET EYLESİN...   

       

       

       

       

       

                                                                     

    • ANA SAYFA
    • linkler

                                                                

                                                                                        

       

      Türk islam Ülküsü

              
       
                 
      '
      BU DAVA ÖZÜDÜR İSLAMİYET' İN 
        BU DAVA GÜNEŞİ, MAZLUM MİLLETİN,
               BU DAVA, HERŞEYDEN, HERŞEYDEN ÇETİN, 
            BU YOLDA DERT, HÜZÜN, GURBET BİZİMDİR.'

                  Neden Türk-İslam Ülküsü?            

                                              

          Neden, şu veya bu ad altında toplanmayı değil de "Türk-İslam Ülküsü" ne bağlanmayı savunuyoruz? Biz iddia ediyoruz ki, "Emperyalizm", Türk ve İslam dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile "vatan çocuklarını" din ve milliyetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar
        hazırlamakta, diğer taraftan din ve milliyet duygularını, herşeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da birbirine düşürmeyi planlamaktadır.

        Bugün yeryüzünde iki somürgeci "blok" vardır. Bunlardan biri kara renkli "kapitalist emperyalizm" diğeri ise bütün fraksiyonu ile "kızıl emperyalizm". Birincisi "çok uluslu şirketlerin" paravanasında, "az gelişmiş veya gelişmekte olan halklara yardım etmek, özgürlük ve uygarlık götürmek" maskesi altında, ikincisi de "ezilen, sömürülen halklara bağımsızlık, özgürlük ve adalet götürmek" maskesi altında, "sınıfsal savaş"
        sloganı ile "iç savaşlar" çıkartmakta ve "dünya proleterlerinin dayanışması" adı altında işgalini gerçekleştirmektedir.

        Gerçekten de yer yüzünde ezilen ve sömürülen bir de "üçüncü dünya" vardır. Bu dünya, daha çok Asyalı, Afrikalı irili ufaklı devletlere ve devletçiklere, beyliklere, emirliklere,
        federasyonlara bolünmüş milletlerden ibarettir. Esef edelim ki, bu insanların sayısı birbuçuk milyardan daha fazladır. İşin ızdırap veren diğer bir yanı da, bu nüfusun çoğunluğunu
        müslümanlar teşkil etmektedir. Bunun yanında çok acı bir gerçeği daha belirtelim ki, bu ezilen ve sömürülen müslümanlar arasında Türk Milleti'nin çok önemli bir bölümü
        bulunmaktadır.

        1970 Yılında yapılan bir araştırmaya göre, yabancı boyunduruğunda tam bir sömürge hayatı yaşayan Türk nüfusunun sayısı, Türkiye'mizde bulunan genel nüfusumuzun tam
        iki katıdır.

        Emperyalist güçler, fırsat buldukları zaman zorla, bulamadıkları zamanlar ise hile ile İslam ve Türk dünyasını ele geçirmiş, zenginliklerini yağmalamış, din ve milliyet duygu ve değerlerini tahrip etmiş, direnenleri lekeleme ve imha yoluna gitmiş, kendine uygun kadrolar yetiştirmiş, bu milletlerin uyanış, diriliş hamlelerini, milli eğitim ve kalkınma planlarını baltalamış ve bu ülkeleri, "ebedi sömürge" statüsüne mahkum etmek için elinden
        geleni esirgememiştir.

        Emperyalist güçler, korkunç bir kültür emperyalizmi programı ile millet çocuklarını milli tarihlerine, milli ve mukaddes kültür değerlerine, milli ülkülerine, milli menfaatlerine, hatta motif ve sembollerine düşman etmekle kalmazlar, kendi değerlerini "bir uygarlık ve ilericilik" unsuru biçiminde onların kafalarına ve vicdanlarına oturturlar. Böylece milli ve mukaddes değerlere bağlı milliyetçilerin karşısına, bu değerlere ters düşen "yabancılaşmış kadrolar" çıkarırlar. Bir ülkede, değerler "ikizleşince", kadroların da ikizleşmesi ve çatışması mukadder olur. İşte düşman, bu noktada aktivitesini arttırır. Ülkenin ve
        milletin "parsellenmesi" için beynelminel güçleri harekete geçirir.

        Ülke artık birbirinin gırtlağına sarılmaya hazır kadrolara bölünmüşse, düşman rahatlıkla at oynatabilecek vasatı bulmuş demektir.

        Düşman, karşısındaki güçleri parçalayarak, onları birbirine düşürerek, kolay yutulur lokmalar durumuna sokmak ister. Mesela, sanki bir insan, hem 'dindar', hem 'milliyetçi', hem 'medeniyetçi' olamazmış gibi, bu değerleri birbirine zıt proğramlar durumuna sokarak, hiç yoktan 'çatışan güçler' meydana getirir. Bu oyunlarını, o kadar ustaca planlar ki,
        tertiplerini anlamak için bazan olayların üzerinden elli veya yüz sene geçmesi gerekir. Mesela, Osmanlı Türk Devleti'nin parçalanması ve Orta-Doğu'nun sömürgeleştirilmesi için,
        dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, 'din' ile 'milliyetçilik' arasında zıddiyet ve düşmanlık duyguları doğurmayı planlamış olduklarını şimdi itiraf ediyorlar.

        Serge Hutin adlı bir Fransız masonunun yazdığı 'Les Francs-Maçons' kitabının 127.nci sayfasında okuduğumuza göre İslam dünyasında masonlar Cemaleddin-i Afgani ve
        Muhammed Abduh gibi 'din politikacılarını' localarına kaydederek onların eliyle 'Dini, milli yapılara göre reforme ederek' alemşumul İslam dinini bozmak, öte yandan Müslüman
        Kardeşler (Freres Musulmans) hareketi ile de 'İslam'da milliyetçilik yoktur' propagandası ile milletleri çökertmek ve bu suretle -çok kahpece bir planlar- birbirine zıt 'İslamcı' ve
        'Milliyetçi' sun'i düşman kamplar doğurmak istemişlerdir.

        Emperyalizm, bizim dünyamızda bu 'paradoks'tan çok istifade ettiğini ayrıca yazmaktadır. Dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı,
        birbirine düşman göstermek oyunundan kolay kolay vazgeçeceğe benzemiyor.

        O halde, Türk Milliyetçisine düşen iş, bütün varlığı ile bu oyunu, herşeyden önce kendi yurdunda bozmak olmalıdır. Bu ülkede, sun'i olarak birbirine düşman 'güya Türkçü' ve 'güya İslamcı' cepheler meydana getirmek isteyen hain ve kahpe oyunların
        karşısına, bir Müslüman-Türk olarak ve tarihine yaraşır bir biçimde çıkmalıdır.

        Bunun için, Türk-İslam kültürüne, Türk-İslam medeniyetine, Türk-İslam ülküsüne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslam iman, aşk, ahlak ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni,
        İslamiyeti ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, Dünya Türklüğünün, İslam dünyasının ve bütün mazlum milletlerin
        ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çaremiz yoktur.

        Din ve milliyet, zıt değerler değildir. Bu sebepten, 'sentez', tez ile anti-tez arasında söz konusu olacağına göre, yıllardan beri kullandığımız 'Türk-İslam sentezi' yerine, 'Türk-İslam Ülküsü' sözü daha uygun olur düşüncesi ile kitabımızın adını, 'TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ' olarak seçtik. Bunu ısrarla kullanacağız.

        http://www.doguturkistan.net/tiu/index.html

              S. Ahmed Arvasi ve Türk Milliyetçiliği

                                                   

        15 Şubat 1932 Pazartesi günü Ağrı ilinin Doğubayazıt İlçesinde doğan Seyyid Ahmed Arvasî, ailece Van'ın Müküs (Bahçesaray) ilçesine bağlı, Arvas (Doğanyayla) köyündendir. Babası Gümrük Müdürlüğü'nden emekli Abdulhakim Efendi, annesi Cevahir Hanım'dır.

        Ailenin altı çocuğundan birincisi olan S.Ahmed Arvasî, ilk öğrenimine Van'da başlayıp Doğubayazıt'ta tamamlamıştır. Orta okulu Erzurum'da bitiren Arvasî, lise öğrenimine Erzurum Erkek Öğretmen okulu'nda başladı, Erciş Öğretmen Okulu'nda bitirdi. 1952 yılında Konya'nın Doğanbeyli Nahiyesi'de ilkokul öğgretmeni olarak göreve başladı. Yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik görevini sürdüren Arvasî, Ankara Gazi Eğitim
        Enstitüsü Pedegoji Bölümünü 1958 yılında tamamlayarak çeşitli eğitim enstitülerinde pedegoji öğretmenliği yaptı. 1978 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü'nden 24 arkadaşıyla birlikte siyasi amaçlar için sürgün edilen Arvasi 1979 yılında emekli olmak zorunda kaldı. Aynı yıl Milliyetçi Hareket Partisi Olağan Kongresi'nde Genel İdare Kurulu Üyesi sıfatıyla aktif siyasete atıldı.

        12 Eylül 1980 ihtilalinde Mamak zindanlarında çile dolduran S. Ahmed Arvasî ilk kalp krizini burada geçirdi. Daha sonra bu olayı Başbuğ Alparslan Türkeş şöyle anlatıyor: "Tutukevinde geçirdiği kalp rahatsızlığı dolayısıyla Ankara mevki hastanesi'ne kaldırıldı. O gün, daha dün gibi hatırımdadır. Görevliler kendisini hastaneye gitmesi için aşağıya indirdiler. Biz, yukarıda kalmıştık. Odamın penceresinden dış kapının açıldığı merdivenleri görebiliyordum. Arvasî hocamızı hastaneye götürecek cankurtaran henüz gelmemişti. Ayakta bekleyecek hali yoktu, bitkin bir vaziyette taş merdivenlere oturarak cankurtaranın gelmesini bekledi. Yukarıdan askerlere seslendim. Bir binbaşı çıktı. Kendisine Arvasî Bey'in rahatsız olduğunu, bir sandalye getirilmesi için emir buyurulmasını rica ettim. Bu ricamdan sonra bir sandalye getirdiler. Daha sonra cankurtaran geldi ve uzaktan birbirimize el sallayarak ayrıldık, vedâlaştık."

        Bu tarihten sonra da inandığı ve uğruna baş koyduğu Türk-İslâm dâvasını insanlarımıza anlatmayı sürdüren S. Ahmed Arvasî, 31 Aralık 1988 tarihinde daktilosunun başında iken Hakk'a yürüdü.

        Kısaca hayat hikayesini anlattığımız S. Ahmed Arvasî'nin verdiği kutsal milli mücadeleyi ve geride bıraktığı ciltler dolusu eserlerini aktarmak ve anlatmak bu kısa makalede, hiç de kolay değildir. Yine de onun büyük bir içtenlikle son nefesine kadar tavizsiz bir şekilde savunduğu Türk-İslâm Ülküsü davasına rengini veren temel düşüncelerine ana başlıklar halinde değinmeye çalışalım.

        O Bir Türk Milliyetçisi İdi

        Seyyid, yani Hz. Muhammed (s.a.v)'in soyundan olması nedeniyle ecdadı aslen Arap olan Arvasî'nin, kaynağını Türk-İslâm Ülküsü'nden alan bir Türk milliyetçisi olması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Böyle bir şuurlanmanın altında yatan olgun idrâk gücü onun ailesinden gelen Muhammedi asaletten kaynaklansa gerektir. Bu asaletin nurlu
        izlerini şu tarihi olayda bulmak mümkündür: Osmanlı'nın dağılma döneminde, müritleriyle birlikte Suriye üzerinden Arabistan'a giden Abdulhakim Arvasî'ye oranın ileri gelenleri, kendisine medrese yapacaklarını ve her türlü imkânı sağlayacaklarını taahhüt ederek
        Arabistan'da kalmasını istemişlerdi. "Osmanlı zâten öldü, Türk diye bir şey kalmamıştır." denilince, Abdulhakim Arvasî Hazretlerinin sinirlenip: "Dünyada iki Türk kalsa birisi benim" diyerek, ömrünün sonuna kadar Müslüman Türk'ün dâvasına sahip çıkacağını ifâde etmesi dikkate şayandır."

        Böyle soylu bir ailenin çocuğu olan S. Ahmed Arvasî kendisini şöyle tanımlıyor:

        "Ben, İslâm imân ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâm'ı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim.

        İnanıyorum ki, hem Türk, hem müslüman olmak, hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdadımız bütün tarihleri boyunca bunu denediler ve başarılı oldular. O halde bizler niye bu tarihi misyonumuzu yerine getirmeyelim.

        S. Ahmed Arvasî bazı sözde İslamcılar gibi Türk tarihinin sâdece son bin yılını kabul edip geri kalan binlerce yılık islâm öncesi mazimizi kör bir taassuba kapılıp reddetmedi. O şuurlu bir Türk milliyetçisi olduğu için Türk töresini, Türklüğün sembolü Bozkurt'u hiç bir ön yargıya kapılmadan kabul ve tasdik etmiş, her fikir ve fiili islâmi süzgeçten geçirerek her şeyi yerli yerine oturtmasını bilmiştir. Bu konularda o şunları söylemektedir:

        "...Kısaca belirtirsek, Türk milleti, geniş bir tarihi tecrübeye, büyük ve zengin bir kültür hazinesine sahip bulunmakla "milli töresini" bu güçlü zemin üzerinde kurmuş bulunmaktadır. Türk töresi, âlemşümul ahlâkî ideâlleri bünyesinde toplayan "pratik bir ahlâk ve hukuk nizamı" durumundadır. Hele, en az bin yıldan beri İslâm'ın şanlı aydınlığında yıkanan, olgunlaşan ve arınan Türk töresi, bütün insanlığı mutluluğa çıkaracak 'âlemşümul' bir nizam durumuna gelmiş bulunmaktadır."

        "Hiç bir zaman Türk'ün totemi olmamış olan Bozkurt, coğrafyamızın kültürümüze kazandırdığı bir motiftir" diyen Arvasî Türk milliyetçiliğini "ırkçı" olmakla suçlayan câhillere şöyle seslenir:

        "Türk milliyetçiliği, politikasını biyolojik ırkçılık üzerine kurmayı reddetmekle beraber, içtimaî ırk gerçeğini inkâr ve ihmâl etmemelidir.

        İçtimaî ırk, biyolojinin konusu değildir, sosyolojinin konusudur. Bir milleti teşkil eden fertlerin, ailelerin, sınıf ve tabakaların soy birliği şuurudur. Ortak bir şuur tarzında beliren mensubiyet duygusunun ve kan birliği şuuru biçiminde duyulmasıdır. Zâten biyolojik verasetin yanında, ortak kültür, ortak coğrafya, ortak hayat tarzı ve ortak mücâdeleler, bir milletin fert ve tabakalarını hem ruhî, hem de fizik bakımından bir birine yaklaştırır."

        "Kimse biyolojik verasetini tâyin irâdesine sahip değildir. Ama içtimaî ırk tercihe açıktır. Aynı tarihe, aynı kültüre, aynı din ve ülküye sahip olan insanlar arasında kan ve soy birliği şuurunun güçlenmesine yol açar."

        "Türk milliyetçisi, Türk içtimaî ırkını benimser, sever ve sevdirirken ailelerini de bu espiri içinde kurmaya çalışır. Kozmopolitlikten hoşlanmaz. Bununla beraber, başka içtimaî ırkları da Allah'ın bir âyeti olarak değerlendirir."

        Türk milletinin kurtuluşunu ve ayağa kalkarak İslâm'ın sancaktarlığını yapmasını, tekrar Nizâm-ı Alem'i gerçekleştirmesini Türk-İslâm Ülküsü'nde gören S.Ahmed Arvasî Türk milliyetçilerinin bu doğrultuda öncelikli olarak yapmaları gerekenleri "Neden Türk-İslâm Ülküsü" başlıklı yazısında şöyle açıklıyor:

        "Neden, şu veya bu ad altında toplanmayı değil de, 'Türk-İslâm Ülküsü'ne
        bağlanmayı savunuyoruz?

        Biz iddia ediyoruz ki, emperyalizm, Türk ve İslâm dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile vatan çocuklarını din ve milliyetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazırlamakta, diğer taraftan din ve milliyet duygularını, her şeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da bir
        birine düşürmeyi planlamaktadır."

        "Düşman, karşısındaki güçleri parçalayarak, onları birbirine düşürerek, kolay yutulur lokmalar durumuna sokmak ister. Meselâ, sanki bir insan, hem dindar, hem milliyetçi, hem medeniyetçi olamazmış gibi, bu değerleri birbirine zıt programlar durumuna sokarak, hiç yoktan çatışan güçler meydana getirir. Bu oyunlarını, o kadar ustaca plânlarlar ki, tertiplerini anlamak için bazen olayların üzerinden elli veya yüz yıl geçmesi gerekiyor."

        " O hâlde, Türk milliyetçisine düşen iş, bütün varlığı ile bu oyunu bozmak olmalıdır. Bu ülkede, sunî olarak güya Türkçü ve güya İslamcı cepheler meydana getirmek isteyen hain ve kahpe oyunların karşısına, bir Müslüman Türk olarak ve tarihine yaraşır biçimde çıkmalıdır.

        Bunun için, Türk-İslâm kültürüne, Türk-İslâm medeniyetine, Türk-İslâm Ülküsü'ne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslâm aşk ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni, İslâmiyet'i ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, dünya Türklüğü'nün, İslâm dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çâremiz yoktur. "

                                                                          

          TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ TAM İÇERİK:http://www.doguturkistan.net/tiu/index2.html

         

         

         

         

         

                                                                       

      • ANA SAYFA
      • ANA SAYFA
      • Duvar Kağıtları

                                                                                                                                         

        ALPARSLAN TÜRKEŞ

         

        RUHUN ŞAD MEKANIN CENNET OLSUN BAŞBUĞUM

         

         

      • Resimlerlerle Alparslan Türkeş
      • Başbuğlar Ölmez

        Merhum Başbuğumuzun Mekanı Cennet Olsun

        Alparslan Türkeş

        Onu Saygı ile anıyoruz

          
        Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ' in Hayatı

        http://www.ulkuocaklari.org.tr/basbug/index.htm

        Göç ...
        Kutludağ'ı çaldırdığımız günden beri âdeta Türk'ün mukadderatı olan göç...
        Milletimizin yetiştirdiği son Başbuğ'un hayat hikâyesinin başlangıcında da göç var.

        Yıl 1860
        Orta Anadolu'da, Kayseri'nin, Pınarbaşı İlçesi'nin Yukarı Köşkerli Köyü'nde meskun Avşar Obalarından Koyunoğlu ailesi bir toprak meselesi yüzünden kavgaya girişince Sultan Abdülaziz'in fermanıyla Kıbrıs'a sürgün edilir.

        Yıl 1917
        Kasım ayının 25'i, öğle vakti, yer, Lefkoşe, Haydarpaşa Mahallesi Kirlizâde sokağı 13 numaralı mütevazı evde, Kıbrıs'a yerleşen Koyunoğlu soyuna mensup Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ve eşi Fatma Zehra Hanım'ın Ali Arslan adını verdikleri oğulları dünyaya gelir.

        Yıl 1921


        4 yıl 4 ay 4 günlük Ali Arslan, annesi tarafından yıkanır, yeni elbiseler giydirilir ve devrin âdetince fesi mücevherler ile süslenerek Sarayönü İlkokulu'na (Sıbyan Mektebi) gönderilir. Sarıklı ve mübarek bir Osmanlı uleması olan Hoca Efendi'nin dizi dibine çöken Ali Arslan'ın ağzından çıkan ilk söz bir "Besmele"dir. "Ey Rahman ve Rahim olan Allah'ım, annem beni yetiştirdi bu mektebe yolladı, okuyup yetişip, milletime hizmet etmek istiyorum" dermişcesine bir "Besmele"dir, Ali Arslan'ın ağzından dökülen...
        Birbirinin ardı sıra gelen İlkokul ve Rüştiye yılları ve herbiri birbirinden daha değerli Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asım Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman Zeki Bey ve Faiz Kaymak gibi Türklük ve Türkçülük şuuruyla bilenmiş birer hançer olan hocalarından feyz alır. Onlar Ona müfredatla beraber Kıbrıs Türklerinin yalnız olmadığını Devlet-i Âli Osman bakıyesi hür ve müstakil Türkiye'nin yanısıra yeryüzünde kendileri gibi bahtsız esaret altında milyonlarca Türk olduğunu da öğretirler. Dahası Osman Zeki Bey, Ali Arslan'ın adını âdeta senin adın "Alparslan olsun" ve "Sultan Alparslan'a denk bir yiğit Türk ol", diyerek değiştirir.

        Küçük Alparslan'ın doğup, yetiştiği o yıllarda, Piyale Paşa yadigârı Kıbrıs, sevgili Yeşiladamızın tamamı İngiliz İşgali altındadır ve Türk'ün istiklâlini kaybetmesinin ne demek olduğu Onun ruhunun derinliklerine şuurunun uyanmağa başladığı günden, çocukluk yıllarının başlangıcından başlayarak siner. O her gece Türkiye'ye gidip asker olmayı ve gelip ata-baba ocağını kurtarmanın düşüyle uyur, uyanır.

        Yıl 1933
        Alparslan'ın artık işgal altında, esaret altında yaşamağa dayanacak gücü kalmamıştır. Babası Ahmet Hamdi Bey'i ve Annesi Fatma Zehra Hanım'ı ikna eder, aile mallarını satıp savar yanlarında oğulları Alparslan ve kızları Dervişe olduğu halde, ak toprakların, hür toprakların, Türk'ün Türk olduğundan utanmadığı, boynunun eğik olmadığı toprakların, anavatanın, Türkiye'nin yoluna düşerler; Viyana vapuru ile ver elini İstanbul...

                                                    

        Ailesi İstanbul'a yerleşince Alparslan'ın ilk işi Kuleli Askeri Lisesi'ne kayıt olmak olur. Artık O

        Yüreğinin Onu çağırdığı yerde ve düşlerinin peşindedir. O düşlerini düşleyen başkaları da vardır İstanbul'da... Derlenip toparlanmışlar, Türklük, Türkçülük ülküsünün O bir daha hiç inmeyecek olan bayrağını açmışlardır. O yüce Dilek, O aziz Ülkü, O muhteşem düşler, özellikle, bir Ülkü devi olan Atsız Hoca'nın canevinde, ocağında pişer ve sohbetlerle, şiirlerle, dergilerle, romanlarla mektuplarla Türk aydınlarının gönlüne cemre cemre düşmekte ve yayılmaktadır. Onlarla tanışır, buluşur, genç Alparslan Türkeş.

        Yıl 1936

        Kuleli Askeri Lisesi'ni pekiyi derece ile asteğmen olarak bitirince Ankara ve Harp Akademisi yılları başlar. 1938'de Harbiye'den mezun olur, artık O Türk Ordusu'nun genç bir teğmenidir ve Türk Milleti'nin emrindedir

        Yıl 1940

        Isparta'da gönlünü Muzaffer Ana'ya kaptırır ve evlenirler. Ayzıt, Umay,Selcen,Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adlı çocuklarla çiçeklenir bu evlilik vebozkurtların Muzaffer Anası'nın 1974 yılında elim kaybından sonra 1976 yılında, Seval Hanım'la yaptığı ikinci evliliğinde de Tanrı Onu Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adlı iki evlât daha vererek sevindirecektir.

        Yıl 1944
        3 Mayıs Ankara'da bir gösteri veya yürüyüş eski tabirle nümayiş vardır. Türk'ün, Türklüğün ölmediğini, ölmeyeceğini ve yükselen Türkçülük bayrağının bir daha hiçbir şekilde inmeyeceğini gösteriyorlar. Hem dosta, hem düşmana... Hem devlet hizmetindeki gafillere, hem de yurda sızmağa çalışan hainlere, Asya bozkırlarında yaratılan bozkurt soyluların bozkurt torunlarının, bir kaç çakalın günü birlik menfaatleri için göz yumdukları kızıl yılanın farkında ve onun başını ezme azminde olduklarını gösterirler

        Şâirin "Öz yurdunda garipsin, özvatanında parya" dediğince tutuklanır Türkçüler...Devrin dalkavuk iktidarının uyduruk nedenlerle açtığı Türkçülük-Turancılk Davası başlar. Türkçüler tabutluklara atılırlar, işkencelere uğrarlar. Türkiye'de Türk Milliyetçisi olmanın bedelidir bu... Genç Üsteğmen Alparslan Türkeş'te bunlar arasındadır. 20 Ekim 1944'te kendisini mesnetsiz "vatan hainliği" suçlamasıyla sorgulayan savcıya "Diğer sanıklar gibi bana da vatan hainliği isnad edilmiştir. Bunu şiddetle redderim. Ben yeryüzünde herşeyden çok milletimi ve vatanımı severim" diye haykırır. Ancak mahkeme tarafından, 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır ve bir yıldır hücre hapsi yattığı için tahliye edilir. Kendisine verilen cezada daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozulur ve 2. numaralı mahkemede beraat eder. Bu onun Türk Milliyetçisi olduğu için zindanlara ilk atılışıdır ve son olmayacaktır. Ülkücü olmak çileye talip olmaktır, nimete, ikbale değil. O da Türklük Ülküsü için zaman zaman şiddeti artan çileyi bir ömür boyu bir an bile tereddüt etmeksizin ve yakınmaksızın, çekmiş ve çile çekmeyi şeref bilmiştir.

        Yıl 1947

        Alparslan Türkeş ve 15 diğer Türk subayı, A.B.D. Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulu'nda iki yıllık bir süre eğitim görürler. Bu arada ülkemizden Kars ve Ardahan civarıyla Boğazlardan üs talep eden Sovyetler Birliği'nin komünizm maskesi ardına saklanmış, o eski ve değişmez "moskofluğu" ayan beyan ortaya çıkar. Bu atmosferde yurda dönen Alparslan Türkeş Gelibolu ve Çankırı'daki görevlerinden sonra 1951 yılında kurmaylık sınavını kazanır ve 1955 yılında Harp Akademisi'nden Kurmay Binbaşı olarak mezun olur.

        Yıl 1955
        Dış görev için açılan sınavı kazanarak A.B.D. Pentagon'da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanır. Bu arada (................) Üniversitesi'nde Uluslararası Ekonomi eğitimi görür. 1957 yılında Türkiye'ye döner.

        Yıl 1959
        Almanya'ya Atom ve Nükleer Okulu'na gider. Bu okulu başarıyla bitirdiğinde artık bir Kurmay Albay'dır

        Yıl 1960
        Tarih 27 Mayıs öteden beri örgütlenen ve memlekette kardeş kavgasını önleyerek bazı reformlar yapmayı hedefleyen Milli Birlik Komitesi'nin ülke yönetimine el koyduğunu açıklayan bildiriyi radyodan okuyan kişi ve "İhtilâl'in kudretli Albayı"dır. Kurmay Albay Alparslan Türkeş İhtilâl hükümetinde Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlenir. Bu vazifesi esnasında Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet İstatistik Enstitüsü ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi kurum ve kuruluşları kurar.

        Ancak Milli Birlik Komitesi arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, 13 Kasım 1960'ta Kurmay Albay Alparslan Türkeş ve "ondörtler" olarak bilinen arkadaşları Komite'nin diğer üyelerince emekliye sevkedilerek tasfiye edilirler ve zorla evlerinden alınıp yurtdışında görevlendirilmek bahanesiyle sürgün edilirler. O da 19 Kasım'da Türkiye'nin Hindistan Büyükelçiliği müşaviri sıfatıyla sürgüne gönderilir.
        1961-62 1963 yılına kadar 2,5 yıl, yönetimi elinde bulunduranlarca Alparslan Türkeş'in Türkiye'ye dönmesine müsaade edilmez.

        Yıl 1963

        Tarih 23 Mart Alparslan Türkeş sürgünden yurda döner.
        Dava arkadaşlarıyla birlikte kadro oluşturup partileşmek amacıyla "Huzur ve Yükseliş Derneği" adlı bir dernek kurar.

        Kısa bir süre sonra Talat Aydemir'in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiası ile tutuklanır ve Mamak Askeri Cezaevi'nde dört ay hücre hapsinde yatar, yargılanır ve beraat eder.

                   Yıl 1965

                   Tarih 31 Mart saat 11:00 de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne katılır.
        Kısa bir zaman sonra 1 Ağustos 1965 tarihinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Büyük Kurultayı'nda Genel Başkan seçilir. Aynı yıl yapılan genel seçimlerde Ankara milletvekili olarak parlamentoya girer.

        Yıl 1969
        Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin adı Milliyetçi Hareket Partisi amblemi de Üç Hilâl olarak değiştirilir. O yıl yapılan genel seçimlerde Adana milletvekili seçilir.


        31 Mart 1975-13 Haziran 1977 ve 1 Ağustos-31 Aralık 1977 tarihleri arasında Süleyman Demirel başkanlığında kurulan I. ve II. Milliyetçi Cephe koalisyon hükümetlerinde MHP Genel Başkanı olarak, Başbakan Yardımcılığı ve Devlet Bakanlığı yapar

        Ülkü Ocakları, Büyük Ülkü Derneği ve diğer mesleki örgütlenmeler başlar.
        1968 yılından itibaren marksist ve bölücü gençlik hareketleri üniversitelerde yuvalanır ve üniversite özerkliğinden istifade ederek buraları silah, cephane deposu, "Komünist Devrim" için üs haline getirirler. Üniversiteler işgal altındadır. Her yer Lenin'in Stalin'in Mao'nun resimleri ve komünist sloganlarla doludur. Komünist yeraltı örgütleri "şehir gerillası" mı "kır gerillası" mı tartışmaları yapmakta okullara kendilerine tabi olanlardan başka hiç kimseye hayat hakkı tanımamaktadırlar. Bunun üzerine Başbuğ Alpaslan Türkeş toplanan çok az sayıdaki gence verdiği seminerlerle onları komünizm konusunda aydınlatmağa ve alternatif olarak da Türk Toplumculuğunu, Türk Milliyetçiliğini anlatır. Kısa zamanda çoğalan gençler örgütlenmeğe başlarlar. Doktriner Türk Milliyetçiliği safhası başlamıştır. Türk Milliyetçileri Dokuz Işık, dokuz prensip etrafında toplanırlar

        Bu gelişmelerden rahatsız olan Türklük ve Türkçülük düşmanları özellikle de Komünist örgütler kendilerine okulda, fabrikada, köyde, kentte, dağda her yerde ama heryerde karşı çıkıp mücadele eden Ülkücü Hareket'e karşı savaş ilan ederler ve 12 Eylül 1980'e kadar 5000 civarında Ülkücüyü şehit ederler. Devlet'in zaaf içinde olduğu düşünülen "zinde güçler"i birşeylerin daha doğrusu ihtilâlin şartlarının "olgunlaşması" için daha fazla kanın akmasını beklemektedirler.

        Başbuğ için 1978, 1979, 1980 yılları bir çoğunu bizat kendisinin yetiştirdiği binlerce ülküdaşının komünist çetelerce katledilişini gördüğü, kan ağlayan bir yürekle her şeye rağmen kaybetmeriği soğukkanlılığıyla bir iç savaşı önlediği ızdırap dolu yıllardır

        Yıl 1980
        12 Eylül sabahı pusudakiler yeterince olgunlaşan şartların neticesi ihtilâllerini yaparlar. Başbuğ Alparslan Türkeş ve Türkiye'nin komünist bir ihtilâle kurban olmasını engelleyen Ülkücü Hareket sanık sandalyesinde, idam sehpalarındadır. Mamaklar ve C5'ler bu sürecin şekillendiği mekânlardır

        Başbuğ 12 Eylül'den üç gün sonra saklandığı yerden ortaya çıkıp teslim olur. Cunta tarafından tutuklunan Başbuğ, önce 1 ay Uzunada'da daha sonrada Ankara Askeri Dil Okulu'nda ve hastalandığı dönemde de Mevki Hastahanesi'nde 4,5 yıl hapis yatar. O ve 218 Ülkücünün idamı istenilir, 9 Nisan 1985'de beraat eder ve tahliye olur.

        Yıl 1987

        Tarih 6 Eylül, yapılan referandum neticesi diğer siyasilerle birlikte Başbuğ'a da konulan siyaset yapma yasağı kalkar ve Başbuğ Milli Ülküyü iktidar yapmak davayı kitlelere anlatmak için yine meydanlardadır.

        Yıl 1987

        Tarih 6 Eylül, yapılan referandum neticesi diğer siyasilerle birlikte Başbuğ'a da konulan siyaset yapma yasağı kalkar ve Başbuğ Milli Ülküyü iktidar yapmak davayı kitlelere anlatmak için yine meydanlardadır.
        Tarih 4 Ekim, Milliyetçi Çalışma Partisi olağanüstü kongresinde Genel Başkan seçilir.

        Yıl 1991
        20 Ekim 1991 Genel Seçimleri'nde MÇP'nin RP ve IDP ile yaptığı seçim ittifakı neticesi Yozgat milletvekili seçilir. Başbuğ, son kez T.B.M.M.dedir. Bu dönemde ülkemizi kasıp kavuran bölücü teröre karşı en etkili mücadeleyi O gerçekleştirir.

        Yıl 1992
        27 Aralık 12 Eylül'ün kapattığı partilerin tekrar açılabilmesini sağlayan değişiklikler neticesi toplanan MHP'nin son kurultay delegeleri, MHP'nin isim ve amblemini MÇP'nin kullanabilmesine karar verirler.

        Yıl 1992
        Tarih 24 Ocak, MÇP'nin 4. Olaganüstü Kurultayı toplanır ve partinin adını MHP, amblemini Üç Hilal olarak değiştirir.

                   Ve Yıl 1997

                                                             Tarih 4 Nisan...
                                                                                                Karlar altında milyonlarca ağlayan insan...

              

         

         

         

                                                                       

      • ANA SAYFA
      • ANA SAYFA
      •