Baki's profilecCc_____TURK__C*__iSLAM_...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    February 27

    BOZKURT ATATÜRK

     
    ATATÜRK VE BOZKURT

    Atatürk bir Bozkurt'tur.

    Yedi Düvel Türk topraklarını dört bir taraftan işgal etmiş iken o, Türk Milletinin önüne düşmüş, yol göstermiş ve Anadoluda bir kurtuluş yürüyüşünü başlatmıştır.

    Yıllar süren Kurtuluş Savaşının sonunda düşman mağlup edilmiş ve Türk Milleti yeniden bir vatan cografyasına sahip olmuştur.

    Bozkurt Atatürk bu vatan cografyasında yeni bir devlet kurmuş ve adını Türkiye koymuştur.

    O bir Türk milliyetçisidir.O BİR BOZKURTTUR !...

    Atatürk'e hediye edilen Bozkurt heykeli.

    Ağustos 1926 gecesi Türkiye'nin ''Bozkurt'' adlı yolcu gemisi, Fransız ''Lotus'' gemisi ile Ege Denizi'nde çarpışır. Bozkurt gemisi batar ve 8 Türk denizcisi boğularak ölür. Ertesi gün, İstanbul'a gelen Lotus gemisinin kaptanı tutuklanır ve Türk mahkemelerince 80 gün hapis cezasına çarptırılır. Lotus gemisinin kaptanının karşı çıkışları sonucu dava, Lahey Sürekli Adalet Divanı'na intikal eder. Lahey Sürekli Adalet Divanı, 7 Eylül 1927'de, Türkiye'nin hukuka aykırı davranmadığına karar verir. Bu kararla birlikte ''Geminin adı ve Türk milletinin milli simgesi, Türk özgürlük ve bağımsızlığının timsali olmasından ötürü'', Türk heyetine, Atatürk'e verilmek üzere tunçtan bir Bozkurt heykeli armağan edilir. Bu davadan dolayı, dönemin adalet bakanı Mahmut Esat'a, Atatürk tarafından Bozkurt soyadı verilmiştir.

    Hatta küçük izcilere yavrukurt ismini bizzat kendisi taktı. Hakkında yazılan bazı kitaplarda kendisinden Bozkurt olarak bahsedildiğini biliyoruz...Bu belgelerden biri de aşağıda Ankara Ulus’ta bulunan Atatürk heykelinin kaidesindeki bozkurt başı dır.

    Atatürk Zamanında basılan Bozkurt resimli para ve pullar.

    Atatürk, kurduğu devletin Türk adı, Türk dili, Türk kültürü ile yaşamasını istemiştir. Bunun için Türk Milletinin sembolü olan Bozkurtu, Türk devletinin parasınave pullara bastırarak, Bozkurt adını her yerde kullanarak yeniden Türk kültürüne yerleşmesine öncülük etmiştir.

    February 22

    18 Şubat 2007 Tarihli basın açıklaması

    Genel Başkanımız Sayın Dr. Devlet Bahçeli'nin
    Ankara Bölge İştişare Toplantısında
    Yapmış Olduğu Konuşma Metni

    3 Mart 2007

                                          

    Değerli dava arkadaşlarım

    Basınımızın değerli temsilcileri

    Bugün Ankara’nın ev sahipliğinde Kırıkkale, Çorum, Çankırı, Kastamonu, Karabük, Bartın, Zonguldak, Düzce ve Bolu illerini kapsayan ikinci Bölge İstişare toplantımızı gerçekleştirmenin heyecan ve gururunu yaşıyorum.

    Toplantıya katılan birbirinden değerli Milliyetçi Hareket Partisi mensuplarına ve davamıza gönül veren kardeşlerime şükranlarımı sunuyorum.

    Hepinizi en içten duygularımla selamlıyorum. Hoş geldiniz, şeref verdiniz.

    Değerli Dava Arkadaşlarım,

    Refah, huzur, adalet ve kalkınma vaatleri ile aziz milletimizi aldatarak tek başına iktidara ulaşan AKP zihniyetinin işbaşına gelmesinin üzerinden dört yıl üç ay onüç gün geçmiştir.

    Bu uzun süre, meselelerine acil çözümler bekleyen milletimiz ile huzur, istikrar ve güvenlik arayan ülkemiz için hayati fırsatların kaçtığı, geleceğimizin ipotek edildiği, Türkiye’nin derin açmazlara sürüklendiği bir dönem olmuştur.

    Heba olmuş bu dönem boyunca, ülkeyi yönetme konusunda hiçbir hazırlığı ve vizyonu bulunmadığı anlaşılan AKP, umudunu ve meşruiyetini yurtdışı unsurlarla işbirliğinde, yerli yandaşlarının desteğinde, yabancıların dayatmalarına teslimiyette ve sanal başarı yalanlarında aramıştır.

    18 Kasım 2002 tarihinden 3 Mart 2007 tarihine kadar geçen toplam 1566 gündür iktidarda olan 58 ve 59. AKP hükümetlerinin bu kara dönemi, siyasi tarihimizde bir fetret devri olarak anılacaktır.

    Bin yıllık vatanımız olan bu toprakların parçalanmasını hedefleyen tarihi emellerin uygulanmasına çok müsait sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik ve psikolojik bir zemin AKP zihniyeti tarafından tam bir teslimiyet anlayışı ile adım adım olgunlaştırılmıştır.

    Bugün Türkiye, AKP iktidarında dozu ayarlanmış bir destek, talan ve sömürü döngüsü ile küresel güçlerin diledikleri tavizleri diledikleri zamanda alabilecekleri bir siyasal kıvamda tutulmaktadır. Maalesef, AKP zihniyetinin sanal iktidarının payandası da dış güçlerin bu şantaj ve ipotek tuzağıdır.

    Geride kalan yıllar içindeki yanlış, teslimiyetçi ve ilkesiz tavrının doğal sonucu olarak, siyasi geleceğini artık dış güçlerin karar ve insafına terk etmiş olan AKP’nin, istese bile milli karar verebilme ve uygulayabilme şartları tamamen ortadan kalkmıştır.

    Düştüğü stratejik girdapta çırpınan AKP, siyasi hayatını sürdürebilmek için mutlaka küresel çıkarlara servis yapmak mecburiyetindedir. Bu vahim gelişme Sevr’e boyun eğen, Mondros’u imzalayan son Osmanlı hükümetlerinin girdiği sarmalın bir benzeridir.

    Değerli Dava arkadaşlarım,

    Türkiye bugün AKP zihniyetinin müsamahası ve özendirmesi ile çok yönlü ve çok boyutlu ihanet ortaklığının saldırılarıyla karşı karşıyadır. Ülkemiz etnik tuzaklarla döşeli bir yola itilmeye çalışılmaktadır.

    Türkiye’ye karşı güç ve eylem birliği içinde olan bu cephenin nihai amacı, Türkiye Cumhuriyeti’nin milli devlet niteliğini ve üniter yapısını tartışmaya açmak ve yeniden tanzim etmektir.

    Bunun sonunda, yapay milletlerden oluşan ve yeni tanımı “federal” olan farklı bir devlet kurulmak istenmektedir.

    Demokratikleşme maskesi arkasındaki bu kampanyanın hedefinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kimliği ve kuruluş ilkelerinin olduğu artık ortaya çıkmıştır.

    Bu ihanet fikrinin gerçek sahipleri olan İmralı Canisi ve siyasi uzantılarına verilen destek her geçen gün artmakta ihanet ve şer cephesi genişlemektedir.

    Siyasi amaçları, siyasi geçmişleri ve sicilleri aziz milletimiz tarafından iyi bilinen odaklar Türk milleti ve devleti ile hesaplaşmak maksadıyla emel ve eylem birliği içinde yer almaya başlamışlardır.

    Ne hazindir ki bu cepheye takılanlar arasına eski istihbaratçılar ve kamu görevlilerinin yanısıra, sanayiciler, sözde sanatçılar ve aydınlar ile son olarak fikri pusulasını tamamen kaybettiği anlaşılan, Atatürk’ün Çankaya’sını da bir dönem meşgul etmiş eski bir ihtilal komutanı da yer almıştır.

    Hangi mihrakların sözcülüğüne soyunduğu anlaşılamayan bu zat, milli ve üniter Türkiye Cumhuriyetine federalizm önermekle kalmamış, sözde eyalet sisteminin sayısını ve merkezlerini bile tespit edecek kadar ileri gitmiştir.

    Üstelik, milli psikolojik mukavemet dinamiklerini kırmaya yönelik bu sözlerini ise bir zafer müjdesi gibi “öncü” olmak maksadıyla ve “cesaret” adına beyan ettiğini gururla açıklamıştır.

    Şahsın hezeyanlarının ikinci perdesi muhtemelen daha sonra açılacak, bu zat veya açtığı kapıdan doluşan bölücüler, sözde eyaletlerde konuşulacak diller, uygulanacak yasalar ve yönetecek kişilerin neler ve kimler olacağını yakında tartışmaya başlayacaklardır

    Bunun adı yıkıcılıktır ve suçtur. Bu zırvalarla, yıllardır terör destekli milleti parçalama projesi olan bölücülüğe, devleti de parçalanmaya götürmesi mukadder olan yıkıcılık refakat etmeye başlayacaktır.

    Nitekim, bu sözler, derhal adresini bulmuş, İstiklal Marşımıza karşı olan ve al bayrağımıza saygı bile duymayan sözde siyasi mihraklar tarafından hararetle desteklenmiştir.

    Böylece, Türk milletinin birliği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası uğruna tek başlarına mücadele eden milliyetçiler için; Irak’lı aşiret reisleri, bölücüler, teröristler ve AKP zihniyetinin yanı sıra, teröre teslim olarak sütre gerisine sinmiş aymazlar ve zihinleri esir alınmışlardan oluşan dördüncü bir mevzi daha açılmış bulunmaktadır.

    Anlaşılacağı üzere, önümüzdeki dönemde Türkiye’yi çok ciddi bir terör ve siyasi bölücülük gündemi beklemektedir. Çok vahim sonuçlar doğuracak olan yeni ve farklı bir kriz kapıya dayanmıştır.

    Bu nedenle, bu konuda beyanlarda bulunan herkesi PKK’nın siyasi amaçlarına hizmet edecek ve bölücülüğün cesaret kazanmasına yol açacak sözlerden sakınmaya, anlamsız beyanatlardan uzak durmaya davet ediyorum.

    Aksi davranışlarla, bölünme, özerklik, ayrışma ve af beklentilerinin çağrıştırılması, bölücü taleplerin dillendirilmesi, terörün ve ihanetin ödüllendirilmesi anlamına gelecek ve ihanete suç ortaklığı sayılacaktır.

    Karşımızdaki bu tablo, PKK ile Barzani tehditlerinin örtüştüğü, Türkiye’nin milli birliğini hedef alan bölücüler ile mücadele iradelerini kaybetmiş çaresiz zihniyetlerin aynı karede yer almaya başladığı bir rezalet tablosudur.

    Hiçbir vatanseverin hareketsiz ve tepkisiz kalamayacağı bu tablo karşısında,  devletin, adli ve kolluk gücünün kullanımı da dahil olarak acilen tedbirler alması ve stratejik kararını yüksek sesle kamuoyu ile paylaşması bir beka meselesi haline gelmiştir.

    Gelişmelerden ve geçmiş tecrübelerden çıkarılacağı üzere, yaklaşan Nevruz ve sonrasında Türkiye’yi çok zor günler beklemektedir. Kış mevsimi şartlarında inlerine çekilen hainler ile kentlerdeki uzantılarının son hazırlıklarını yaptıkları ve start bekledikleri anlaşılmaktadır.

    Önümüzdeki bahar ayları ile birlikte mutad eylemlerin yeni formatlar ile uygulanacağı bölücülük ve ihanet sezonu açılmak üzeredir.

    Yine AKP rehberliğinde ve müsamahasında, bölücüler sokaklara çıkacak, terör örgütü kanlı eylemlerine başlayacak ve nihayetinde sonbaharda sözde barış ve ateşkes çağrıları ile bölücüler inlerine çekilecektir.

    Yıllardır, oynanan oyunun ve adım adım tırmanan bölücü senaryoların galası olarak bir Türk bayramı olan Nevruz günü seçilmiştir. Bu yıl da, geçen yıl elde etkileri kazanımlar ve yığınağın desteği ile yeni isyan provalarının programı belli olmuştur.

    Hükümetin kucaklaşmak için can attığı Iraklı aşiret reisleri, hükümete vekaleten servis yapan Türkiye’deki yandaşları tarafından Nevruz’daki bölücü rezalete onur konuğu olarak davet edilmişlerdir.

    Bu bölücü jestin karşılığında bir siyasi parti yöneticisi ise Kerkük’e müdahaleyi Diyarbakır’a sayarız diyerek adeta bir federal temsilci gibi diplomatik mukabelede bulanabilmiştir.

    Dahası, bölücü mihraklar, bağımsız aday olarak seçime girerek, “düz ovada siyaset” yapmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ulaşmayı hedeflediklerini yandaşlarına müjdelemişlerdir.

    Göründüğü kadarıyla, Türkiye’de açıkça mülki ve adli makamların gözü önünde, ceza görmeden ve takibata uğramadan suç işleme ve bölücülük yapma özgürlüğü olan imtiyazlı bir zümre yaratılmıştır.

    Yeni dönem boyunca, bölücülük adına sözde siyasi ve sivil yöntemlerin kullanılması, güvenlik güçlerinin görevlerini sekteye uğratacak, onları eylemlere ve eylemcilere müdahaleden uzak tutacak farklı taktiklerin uygulanması beklenmelidir.

    Geçen yılki isyan provalarında devletin güvenlik güçlerini karakollarına çekilmeye davet edecek kadar ileri giden ihanet odaklarının, bu yıl daha da cüret kazanarak kolluk güçlerini karakollarında beklemeye çağırmaları şaşırtıcı olmayacaktır.

    Konunun bir de Irak boyutu vardır.  AKP baştan beri Kandil’e müdahale için uluslararası hukuktan doğan meşru hakkını kullanmaktan kaçınmış, bu çekingenlik, konuyu siyasi pazarlık haline getirmek isteyen ABD’ye ve Peşmerge reislerinin eline güç ve koz vermiştir.

    ABD himayesinde cesaret kazanan Kuzey Irak’taki Peşmergelerin PKK’yı Türkiye’ye karşı bir şantaj vasıtası olarak kullanmak ve Kuzey Irak’taki federe devlet modelini Türkiye’de de uygulatmak istedikleri bilinmektedir.

    “Kürt devleti fikrine alışmalılar” diyerek hükümete telkinde bulunan Barzani her gün bir başka zırvası ile Türkiye’ye karşı düşmanlığını ilan etmekte ve Türkiye’nin güvenliğine yönelik açık tehditte bulunabilmektedir.

    Geçtiğimiz dört yıl içinde, sıklet ve yönetim merkezi Kuzey Irak’a kayan terör ve bölücülük karşısında somut adım atmakta isteksiz davranan ABD, koordinatör tayini ile süreci oyalama yolunu seçmiştir.

    Oysa ki PKK terör örgütü, lider kadroları, terör kampları, silah ve mühimmat depoları ile ABD’nin askeri kontrolü altındaki bölgede konuşlanmıştır. Teröristler basında da yer aldığı gibi Amerikan menşeili silahlarla donatılmıştır.

    Mahmur Kampına yapılan turistik ziyaret ile, bazı Avrupa ülkelerindeki göstermelik operasyonlar, Türkiye’yi meşgul etmeye ve askeri bir müdahaleyi önlemek için zaman kazanmaya yönelik manevralar olarak değerlendirilmelidir.

    ABD’nin ısrarı ile oluşturulan koordinatör mekanizmasının kısa bir zaman sonra Türkiye, PKK ve Peşmerge arasında arabulucu mekanizma haline dönüşmesi, PKK’nın siyasallaşmasında ve Peşmergelerin meşrulaşmasında rol oynaması şaşırtıcı olmayacaktır.

    Koordinatörlerin, konu yeterli kıvama ulaştığında PKK’nın Türkiye’ye dönüşü ve AKP’nin çıkaracağı “eve dönüş” yasası için kılavuz olmaları beklenmelidir.

    Değerli Dava arkadaşlarım,

    İktidara geldiği günden bu yana uluslararası ilişkilerimizi amatörle teslim eden AKP zihniyetinin ülkemizi düşürdüğü açmaz ve yaşanan  rezaletler hepimizin malumudur.

    Başbakanın ve hükümetinin, yüzlerce yıllık köklü geleneğini ve milli güvenlik birikiminin bulunduğu devlet kurumlarını ve uzman kadroları dikkate almadığı, dış tesir ve telkinlere açık bir pusulasız ve vizyonsuz bir siyaseti benimsediği artık ortaya çıkmıştır.

    Özellikle milletimizin bekasını ve kardeşliğini çok yakından ilgilendiren, ülkemizi bölünme tehdidi ile karşı karşıya bırakan bölücü terörle mücadele ve Kuzey Irak politikasındaki devlet siyasetinde tereddüt olduğu bilinmekteydi.

    Geçmişteki bazı uygulamalar ve beyanatlardan, karar mekanizmaları ile milli güvenlik kurumları arasında fikir ve eylem birliğinin olmadığı, karşılıklı güvenin bulunmadığı anlaşılmaktaydı.

    Son olarak, Başbakan ile Genelkurmay Başkanı arasında aşiret reisleri ile diyalog yapma hususunda medyada dile getirilen görüşlerin ”kurumsal mı kişisel mi” olduğu yönündeki tartışmalar, bu meseleye yeni ve farklı bir boyut kazandırmıştır.  

    Bu son gelişme ile, Türkiye’nin bekasını çok yakından ilgilendiren bölücülük ve sınır ötesi uzantılarının imhası konusunda, devletin strateji üreten mekanizmaları ile siyaset kurumu arasında usulden ve esastan bir uyuşmazlığın olduğu ortaya çıkmıştır.

    Ülkemizde güvenlik stratejileri ve güvenlik istihbaratı üreten düşünce merkezlerinin hemen hiç olmadığı hepimizin malumdur. Bu olay ile Başbakan’ın, devletin en önemli ve güvenilir güvenlik kurumunun fikirlerini bu çok kritik süreçte dikkate almadığı izlenimi doğmuştur.

    Soruyorum sizlere;

    • Hal böyle ise, Sayın Başbakan’ı, Barzani ile ısrarla kucaklaşmaya iten gerekçe ne olabilir?
    • Kandil’de yuvalanmış çetebaşının geçen yıl “bizimle de görüşecekler” sözlerinin icabı için ilk adım mı atılmak istenmektedir?
    • Ülkemizdeki en önemli milli güvenlik kurumu ile ters düştüğüne göre bu görüşme ve müzakere fikrini Başbakan kimden ve hangi odaklardan almıştır, kime danışmıştır?
    • Hükümet, hangi dış ziyarette, hangi tezgâh altı ilişkide ve neyin karşılığında, nasıl bir pazarlık konusu ile bu tavizleri vermeye itilmiştir.

    Bu soruların cevabı, AKP zihniyetinin tutarsızlık, taviz ve pazarlıklarla geçen kayıp yılları içerisinde aranmalıdır.

    Hariciye geleneğini bir kenara iterek elindeki parti yöneticilerinin işportaya düşmüş girişimleri; Türk Silahlı Kuvvetlerini göz ardı ederek Başbakanlığı kuşatmış olan sözde danışmanların kılavuzluğu, ülkemizi uçurumların kenarına getirmiş bulunmaktadır.

    Yaklaşan genel seçimlerde tasfiye olma korkusu ve hesap verme telaşı, AKP’yi üzerinde stratejik şantajlar yapmaya, hayati tavizler vermeye açık hale getirmiş bulunmaktadır.

    Yabancı finans çevrelerinin sıcak para payandası ile ayakta durabilen kırılgan ekonomik ve mali yapı, AKP hükümeti’nin gayri milli anlayışı üzerinde her türlü oyunun oynanmasına ve varlıklarımız üzerinde en ağır ipoteklerin konmasına fırsat vermektedir.

    Uluslararası her görüşmeye hesap verme psikolojisi ile ezik ve mahcup oturan, müzakerelerde tutsak olmaktan ancak şartlı tahliye ile kurtulan AKP yöneticilerinin siyasi sicilleri, uluslar arası meşruiyet arayışları ve en önemlisi müstemleke memuru zihniyetleri, dayatmalar ve tehditler için en önemli iklimi ve zemini hazırlamaktadır.

    Bu gelişmeler sonucu AKP, tıpkı küreselleşme bahanesi ile tam bir teslimiyet içine girdiği ekonomide olduğu gibi, ülkemizin güvenlik ve esenliği konusunda da küresel dayatmaların sevk ettiği istikamette devletimizi yüksek risk ve tehditlerle karşı karşıya bırakmıştır.

    Değerli dava arkadaşlarım,

    ABD destekli siyasi yapılanma sonucu Kuzey Irak, devletleşme yolunda son aşamaya gelmiştir.

    Türkiye tarafından gerçekleştirilecek görüşme, diyalog, temas gibi ilişkilerin bölgedeki aşiret reislerinin tek eksiği olan resmi meşruiyetin sağlanmasına neden olacağı ortadadır.

    Başbakan ve Dışişleri Bakanı görüşme ve müzakere için heves gösterdikçe, muhatap aldıkları Peşmerge reislerinin küstahlıkları artmakta, Türkiye’ye ve Türk milletine yönelik bilinen hasmane hakaretlerini tırmandırmaktadırlar.

    Nitekim son olarak kendisine başkan sıfatı veren Barzani, sözde Kürt sorununun çözümünün askeri değil barışçı yöntemlerle olması gerektiği yönünde AKP hükümetine tavsiyelerde bulunmuştur.

    Söz konusu şahıs Kürt sorunu diye adlandırdığı konuda siyasi bir çözüm yolunun üretilmesini önererek konunun ayrıntılarını ise AKP hükümetinin icraatına bıraktığını söyleyebilmiştir.

    Barzani’nin sözlerini “irrasyonel, maksimalist hayalperest” gibi tanımlarla sulandıran AKP’nin, bundan önceki örneklerinde görüldüğü gibi bu tavsiyelere de uyacağı, milletimize yapılan her hakareti pişkinlikle sineye çekeceği artık bilinmektedir.

    Bu gelişme ile milli kurumlarımızın “resmi” değerlendirmelerini “kişisel” diyerek dikkate bile almayan Başbakan’ın milli konularda kimin telkinleri ile hareket ettiği, hangi fikri kaynaklardan beslediği de ortaya çıkmıştır.

    Türkiye’nin milli birliğini ve bütünlüğünü hedef alarak bugün karşımıza çıkan bölücü heveslerin cesaret kaynağı olan AKP, Türkiye’deki bölücü akımların siyasi maskeyle sahneye çıkmasının da birinci derece sorumlusudur.

    Türkiye’yi bu noktaya, Başbakan Erdoğan’ın ve hükümetinin bu gelişmeler karşısında sergilediği acz, teslimiyet ve gaflet getirmiştir. AKP hükümetinin siyasi hesapları maalesef kanlı terörü yeniden hortlatmış ve bölücü hevesleri artırmıştır.

    Bu kimliksiz zihniyet kin, nefret ve düşmanlık tohumlarının ekilmesine, milli birliğimiz ve kardeşliğimizin sarsılmasına, söndürülmüş bölücülüğün yeniden doğmasına neden olmuştur.

    Bu vizyonsuz, pusulasız ve teslimiyetçi siyaset anlayışının Türkiye’nin güvenliğini ve sonraki aşamada bekasını tehlikeye düşüreceği ve milli çıkarlarını çok ciddi biçimde zedeleyeceği ortadadır.

    Milli bekamız ve güvenliğimiz, huzur ve esenliğimiz, dirlik ve düzenimiz için başka coğrafyalarda tehdit ve düşman aramaya gerek yoktur.

    AKP zihniyetinin iktidarı, Türk milleti ve Türk devletinin bekası için başlı başına ve öncelikli bir tehlike ve tehdittir.

    Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerini ve yapısını tartışmaya açmak, etnik köken farklılıklarına dayanarak bunları yıkmaya çalışmak ve bunlara göz yummak devletin varlığına kastetmekle eş değerdir. Bunun adı ihanettir.

    Bilinmelidir ki, Türk milleti AKP zihniyetinden ibaret ve yalnızca AKP’ye emanet değildir. Türk milliyetçileri bu hain emelleri besleyenlere hiçbir şart altında asla geçit vermeyecektir.

    Bu bakımdan kimse hayal peşinde koşmamalı ve Türk milletinin gücü üzerinde yanlış hesap yapmamalıdır. Bu aziz vatan sokakta bulunmamıştır. Sahipsiz değildir. Emanetin bekçisi Türk milleti ve Türk milliyetçileridir.

    Bugün yaşadığımız nazik dönemde herkesin sağduyunun rehberliğinde hareket etmesi, ihanet girişimlerine karşı milli bir duruş sergilemesi ve milli huzurun korunması tarihi bir görev ve sorumluluktur.

    Türkiye, vatanına, milletine ve devletine kastetmek isteyen bu hain hesapları boşa çıkartacak ve hak ettikleri mukabelede bulunacak güce, kudrete ve milli desteğe sahiptir.

    Buradan, Milliyetçi Hareket camiasının mensuplarına ve ülkücü kardeşlerime sağduyu ve soğukkanlılıklarını korumaları ve etnik tuzaklara düşmemek için çok dikkatli olmaları çağrımı tekrarlıyorum.

    Milliyetçi Hareket sokaklarda değil Ankara’da olacak ve yaklaşan iktidar dönemimizde PKK terörünün kökünün kazınması ve Türk milletinin kardeşliğinin korunmasının şerefi bizlere nasip olacaktır.

    Buradan, Milli Mücadele yıllarının merkezi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’dan, Milliyetçi Hareket Partisi’nin ve Türk milliyetçilerinin kararlılığını ve fikriyatını bir kez daha vurgulamak istiyorum.

    Türkiye Cumhuriyeti adıyla ve üniter devlet çatısı altında, Türk milleti kimliği ile beraberce yaşayabilmemizin asgari kuralları 1923 yılında Atatürk ve kurucu Kahramanlar tarafından konulmuştur.

    Büyük Türk milleti, tüm dünyaya son sözünü 29 Ekim 1923 tarihinde söylemiştir ve bu konu bizim için ilelebet kapanmıştır.

    Başkentimizin Ankara, dilimizin Türkçe, bayrağımızın ay yıldızlı al bayrak, milli marşımızın İstiklal Marşı olduğu belirlenmiş ve Anayasamız tarafından da güvence altına alınmıştır.

    Kimler ve hangi mihraklar, hangi oyunları tertip ederlerse etsinler, hangi ihanetlerin içine girerlerse girsinler, milliyetçi-ülkücü hareketin bir mensubu olarak buradan bir kez daha ilan ediyorum ki;

    • Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi, milleti ve egemenlik unsurları ile tektir ve üniter bir devlettir.
    • Türk milleti tarihi ve kültürel kökleri itibariyle ayrılık kabul etmeyen bir bütündür.
    • Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu, istiklâl ve bağımsızlık mücadelemizin taçlandırılmasıdır.
    • Ay yıldızlı al bayrağımız bağımsızlığımızın, egemenliğimizin, birlik ve beraberliğimizin sembolüdür.
    • İstiklal Marşımız, bu onurlu mücadelenin kahramanlık destanıdır ve o günlerin mukaddes bir hatırasıdır.
    • Milli birlik ve bölünmez bütünlüğümüzün dayandığı temeller tek devlet, tek millet, tek bayrak ve tek dil ülküsüdür.
    • Verilecek toprağımız, terk edilecek ilimiz, çizilecek sınırımız, vazgeçilecek insanımız, peşkeş çekilecek kaynağımız yoktur.

    Türkiye Cumhuriyeti, ebedi vatanında milli varlığını ve birliğini koruyacaktır. Milletinden aldığı asil ismini, kuruluş ilkelerini ve çağları aşıp gelen milli kimliğini değişmeden sonsuza kadar yaşayacaktır.

    Türk milliyetçileri, bu kutlu değerleri ve kutsal emanetleri, gösterecekleri yüksek fedakârlık, kararlılık, milli şuur ve millet sevgisi ile korumaya yeminlidir.

    Türkiye bir yol ayrımına doğru yaklaşmaktadır ve artık herkes tarafını belli zorundadır.

    Tereddütle, özürle ve pişmanlıklarla oyalanacak zaman çok geride kalmıştır. Bunun arası ve orta noktası artık yoktur.

    Ya onurlu ve huzurlu bağımsız bir millet olarak yaşayacağız,

    Ya da küresel oyunlara boyun eğerek her türlü zillete katlanacağız.

    Karar anı yaklaşmıştır. Tercihinizi yapınız. Kararınızı veriniz

    Ya teslimiyetçilik, ya milliyetçilik,

    Değerli Dava arkadaşlarım,

    Bedeli ne olursa olsun, Türk milletini karşılıksız severek, yalnızca aziz milletimizin kaygısı ile milliyetçi- ülkücü iradenin bir sedalısı olarak yola çıkmış bulunuyoruz.

    Bu toplantı ile seçime giden süreçteki en önemli eşiklerden birini aşmış, inancımızı ve karalılığımızı tazelemiş oluyoruz.

    Buradan yükselen milli heyecanın dalga dalga Türkiye’ye yayılacağına ve nihayetinde Türk milliyetçilerini tek başına iktidara taşıyacağına yürekten inanıyorum.

    Bu aziz vatanı ve büyük Türk milletini temiz ve samimi duygularla seven herkesin yeri Milliyetçi Hareketin saflarıdır.

    Milliyetçi Hareket Partisi, “Lider Ülke Türkiye” hedefine yöneldiği “Tek Başına İktidar” sürecinde, içten veya dıştan hiçbir dayatma, telkin veya tesirin etkisinde kalmaksızın yalnızca büyük Türk milletinin doğruluşu ve yükselişi yolunda yürümeye kararlıdır.

    Partimizin ulaşacağı tek başına iktidar, Türkiye’nin kurtuluşuna vesile olurken, teslimiyetçi AKP zihniyeti için ise hesap verme gününün başlangıcı anlamına gelecektir.

    Türk milletinin, Milliyetçi Hareketin çatısı altında toplanarak buhrandan kurtulacağı önümüzdeki süreçte hepimize düşen önemli görevler vardır:

    Bugünden itibaren her vatandaşımıza ulaşabilmek için bir seferberlik başlatmalısınız.

    Bu maksatla;

    • AKP zihniyeti ile geçen her dakikanın verdiği zararı milletimize anlatınız, uyarınız, uyandırınız.
    • Yarın daha geç olmadan, bu zihniyetin durdurulması için herkesi ikna ediniz.
    • Ve Milliyetçi Hareket partisinin iktidarı için her gönüle giriniz, her yüreği kazanınız.

    Durmayınız, talimat, uyarı ve bir işaret gelmesini beklemeyiniz.

    Hükümetin ve küresel aktörlerin bilgi kirliliği ve yoğun önleme gayretlerini aşmak için her vatandaşımızla görüşünüz.

    Şimdiden yakın çevrenizden, komşularınızdan işyerinizden başlıyarak harekete geçiniz ve milletimizi de harekete geçiriniz.

    Bu duygularla, milletimizle yarından itibaren kucaklaşmaya başlayacak olan Türkiye Sevdalılarına iktidara giden yolda başarılar diliyorum. Ulaşacağınız her kapıya en içten selam ve sevgilerimi götürünüz.

    Yüce Allah’ın, Türkiye’yi ve Büyük Türk Milletini karşılıksız seven Türk milliyetçilerini muzaffer kılacağına yürekten inanıyorum.

    Hepinizi en derin sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

    Tek başına iktidar için tek yürekle ve hep beraber bir kez daha haykırıyorum.

    Altmışıncı Hükümet, Milliyetçi Hareket.

    Ne mutlu Türküm diyene.

     

     

    Genel Başkanımız Sayın Dr. Devlet Bahçeli'nin
    Başbakan Erdoğan’ın Kuzey Irak’taki Siyasi Oluşum İle İlişki Kurulması
    Yolundaki Son Beyanları Hakkında Yaptığı Yazılı Basın Açıklaması

    18 Şubat 2007

    Başbakan Erdoğan güvenlik ve dış politika konularındaki her beyanıyla yeni bir gaflet ve delalet örneği sergilemektedir.

    Başbakan’ın Kuzey Irak’taki bölgesel Kürt hükümetiyle diyalog ve ilişki kurulması konusundaki son beyanları;

    • AKP hükümetinin doğru esaslar üzerine bina edilmiş, stratejik hedefleri doğru konulmuş tutarlı bir Irak politikasının bulunmadığını;
    • Başbakan’ın Irak’taki tehlikeli gelişmeleri doğru okuyamadığını ve derin bir idrak ve vizyon bunalımı içinde olduğunu;

    Bir kere daha göstermiştir.

    Bu vizyonsuz, pusulasız ve ilkesiz siyasetin, Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye düşüreceği ve milli çıkarlarını çok ciddi biçimde zedeleyeceği ortadadır.

    Başbakan’ın bu gaflet siyasetinin akıl ve mantık ölçüleriyle makul bir izahı bulunmamaktadır.

    Siyasi sonu gelen ve önce Türk milletine, sonra da Türk adaletine hesap verme gününün yaklaştığını gören Başbakan’ın sözlerinin ve davranışlarının izahının, belki de, bu panik psikolojisinde aranması yerinde olacaktır.

    Türkiye’yi çok tehlikeli bir yola sürükleme hazırlığı içinde olan Başbakan’a şu gerçekleri hatırlatmak ve kendisini uyarmak istiyorum.

    • Kuzey Irak’ta fiilen oluşan siyasi yapının amaçları ve stratejik hedefleri ortadadır.
    • Bu yapının başı olan Barzani’nin Türkiye’ye hergün husumet ilanında bulunduğu, PKK’nın koruyucusu olduğu, terör kartını Türkiye’ye karşı bir tehdit aracı olarak kullandığı ve Kuzey Irak modelini Türkiye’de uygulamak hevesi peşinde koştuğu bir gerçektir.
    • Kuzey Irak’taki peşmerge gruplarının Türkmenlerin varlığını tehdit ettiği ve Kerkük’ü zorla ele geçirmek istediği de keza bilinen bir husustur.

    Bütün bu gerçekler ortadayken, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki siyasi oluşumu resmi muhatap alarak ilişki kurması, siyasi ve hukuki planda şu sonuçları doğuracaktır.

    • Kuzey Irak’taki fiili siyasi yapılanma, devletleşme yolunda çok ileri aşamaya gelmiştir. Türkiye’nin bu yapıyı resmi siyasi muhatap olarak tanıması, Barzani’nin siyasi meşruiyet eksiğini tamamlayacaktır.

    Erbil’in muhatap alınması, bu fiili yönetime siyasi meşruiyet kazandıracak ve resmen tanıma sürecinin ilk adımı olacaktır.

    Bu fiili yapının hukuki planda siyasi varlık olarak Türkiye tarafından tanınması halinde, bağımsız devlet olma yönünde önünde hiçbir engel kalmayacaktır.

    • Irak’ı bekleyen en büyük tehlike, parçalanma ve bölünme dinamiklerinin önüne geçilememesi, geriye çevrilememesidir.

    Türkiye’nin Kuzey Irak’la resmi ilişki kurması halinde Irak’ın siyasi birliği ve toprak bütünlüğünün korunmasından artık söz edilemeyecektir.

      Türkiye, Irak siyasetinin en önemli stratejik hedefinden vazgeçmiş olacak ve Irak’ın parçalanma sürecine hız kazandıracaktır.

    Diğer bir ifadeyle, Kuzey Irak’ta teröre destek veren, Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden bir devleti kendi eliyle kurmuş olacak, bunun önüne ve yolunu açacaktır.

    • Kuzey Irak’la böyle bir ilişki kurulması, Türkmenleri yok ederek Kerkük’ü gasp etmesi için Barzani’ye yeşil ışık yakmak, davetiye çıkarmak anlamına gelecektir.

    Başbakan Erdoğan, bu konuda Barzani’ye açık çek vermiş olacaktır.

    • ABD’nin himayesinden ve AKP’nin ezikliğinden cesaret alan Barzani’nin Türkiye’yi hedef alan tahrikleri giderek yeni boyutlar kazanmaktadır.

    Türkiye’nin içini karıştırmak ve güvenliğini tehlikeye düşürmek tehdidini hergün tekrarlayan Barzani, bununla da kalmayıp, Türkiye’nin karşısındaki ayrılıkçı terör sorununa siyasi çözüm bulunmasını kendisine misyon edinmiştir.

    Bu amaçla, PKK adına siyasi bölünme reçeteleri hazırlamakta ve Türkiye’ye akıl vermeye kalkmaktadır.

    Kuzey Irak’la resmi ilişki kurulması, Barzani’yi bu yönde daha da cesaretlendirecektir.

    Başbakan Erdoğan’ın Barzani’yi resmi muhatap olarak tanıması, Türkiye ile terörist PKK arasında bu yolla “dolaylı ve aracılı” diyalog ve temas kanalı açılması anlamına gelecektir.

    • Başbakan, bu suretle, İmralı Canisi, Kandil’deki PKK yöneticileri ve Barzani ile siyasi çözüm sürecinde aynı noktada buluşmuş olacaktır.

    Bunlarla aynı resim karesi içine girecek, aynı aile fotoğrafında yerini alacaktır.

    • Böyle bir gaflet, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin baskı ve tehditlere boyun eğdiği şeklinde yorumlanacak ve Türkiye utanç verici bir duruma düşecektir.  
    • Bu eziklik ve teslimiyet, Kuzey Irak’a özenen içerdeki bölücü hainlere de ümit ve cesaret kazandıracaktır.

    Sokaklara inen şehir eşkıyaları ile inlerinde pusuda bekleyen hain teröristlerin, böyle bir ortamda tahrik ve saldırılarına hız vermeleri beklenmelidir.

    Barzani, Başbakan’ın bu açıklamasından büyük memnuniyet duyduğunu sözcüleri aracılığıyla açıklamıştır.

    Ancak, Barzani’nin Başbakan’ın bu açıklamasıyla aynı gün Fransız Le Monde gazetesine verdiği demeçler her bakımdan ibret vericidir.

    Barzani, bu demecinde Türkiye’nin Kuzey Irak’a bir müdahalede bulunması halinde, bunun Türkiye için ağır sonuçları olacağını ve Türkleri “çiçekle karşılamayacaklarını” belirtmiştir.

    Bu meydan okuma bir tarafa, Barzani’nin demecinin en ilginç ve ibret verici kısmı, Türkiye’deki seçimler sonrası “milliyetçiler iktidara gelirse diyalog ihtimalinin ortadan kalkacağını, AKP’nin kazanması halinde diyaloga daha açık olacağını” söylemesi olmuştur.

    Görüleceği gibi, Başbakan Erdoğan’ın Türkmenistan’a giderken yolda yaptığı diyalog ve ilişki kurma açıklamasından haberdar olmayan Barzani, bu konuda isabetli bir öngörüde bulunmuştur.

    “Kalp kalbe karşıdır” deyişinin doğruluğunu ve geçerliliğini ortaya koyan bu durum, Başbakan Erdoğan tarafından herhalde bir gurur ve iftihar vesilesi olarak görülecektir.

    Ancak, Başbakan Erdoğan bunun altından kalkamayacağını, bu ihanet yolunun sonunu getiremeyeceğini bilmelidir.

     

    Dr. Devlet Bahçeli
    Milliyetçi Hareket Partisi
    Genel Başkanı

    February 20

    Şehitler Ölmez

                  

    HAYATININ BAHARINDA NİZAM-I-ALEM ve İ'LAY-I-KELİMETULLAH İÇİN  "VATANIMIN HA EKMEĞİNİ YEMİŞİM;HA UĞRUNA KURŞUN! "  DİYEREK KARA TOPRAKLA KUCAKLAŞAN YİĞİT ÜLKÜ DEVLERİNE İTHAF OLUNMUŞTUR!  
                                                     
     
                                                             
    ŞEHİT YARBAY ALİM YILMAZ ATSIZ DAN ŞİİR OKUYOR ESAT KABAKLI HOCAMIZIN BİL OGLUM ADLI GÜZEL ESERİ İLE MUSTAFA YILDIZDOGAN IN HARİKA ESERİ NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE     EŞLİGİNDE HARİKA BİR VİDEO
     
                       href="http://www.ulkuocaklari.org.tr/uh/sehit/A1.HTM">http://www.ulkuocaklari.org.tr/uh/sehit/A1.HTM

    FİKRİ’MİN İNCE GÜL’Ü

    Sanki burnum, değdi burnuna yok’un,
    Kustum, öz ağzımdan kafatasımı...
       
                                        Necip Fazıl

    FİKRİ ARIKAN - 27 MART 1982

     

                  

    'Altı da bir, üstü de birdir yerin...'

    Diyordu hücre arkadaşım. Yani, 'ha hücredeyiz, ha sarayda.'

    Volta atarken bir taraftan söyleniyor, üç adımda yol biterken, geri dönüp bir üç adım daha atıyor ancak duvar yine yolunu kesiyordu. Ben ranzamda uzanmış onun şiir gibi estetik olan yürüyüşünü seyrederken bir taraftan da, böyle lânetlik hücreyi, ihtişamlı bir sarayla mukayese edecek kadar güçlü olan bu müthiş iradeyi hayranlıkla izliyordum. Bu arkadaşım, Ülkücü camia içinde idama en yakın olanıydı. Beş idam cezası Yargıtay’da onay beklerken, bir çok mahkeme de son aşamadaydı. MHP davası, Adana olaylarının 151 numaralı sanığı olarak Mamak Cezaevi’ne getirilmişti.

    O Yunus Uzun'du... O bir destandı... Kartalları kıskandıran keskin gözleri hangi örgütçünün üzerinde çakılsa, o militan bir daha güneşin doğacağına olan inancını yitirirdi. Hayatı sevenler, Yunus gözlerine bakmasın diye başlarını eğip geçerlerdi.
    O gün biraz sıkıntılıydık. Fikri Arıkan isimli arkadaşımız mahkemeye gitmişti ve onu sabırsızlıkla bekliyorduk. Zaman ise sanki durmuş, bize sabır eğitimi yaptırıyordu. Bu arka-daşımız daha önce iki kez idam cezası almış, Yargıtay ikisinde de cezayı esastan bozmuştu. Evet bu son mahkemeydi ve onaylanan idam cezaları üç günde infaz ediliyordu. 4 numaralı hücrede kalan Fikri Arıkan'ı sabah sekizde mahkemeye gö-türmüşler ve saat neredeyse 15.30 civarıydı hâlâ ortalıkta yok-tu. Bir müddet sonra askerlerin ayak seslerinden Fikri'nin geldiğini anladık. Hücrelerimizin kapısı demir mazgallardan oluştuğu için dışarıyı rahatlıkla görebiliyorduk.

    İlk hücre olduğumuzdan Fikri bizim önümüzden geçecekti. Nihayet geldi ve tebessüm ederek bizi selâmladı. Onu böyle neşeli görünce büyük bir ümide kapıldık ve Yunus'la sevinç içerisinde birbirimize sarıldık. Hücreler arası konuşmak yasaktı aksi takdirde ağır cezaî müeyyideler vardı. Ama biz bir yolunu bulmuş ve her türlü haberleşmeyi herkesin önünde ra-hatlıkla yapar olmuştuk. Nazarî eğitim adı altında mecburî bir ders vardı ve bizlerden bir kişi hücrenin kapısına gelerek Nutuk kitabını okurken, bu arada metindeki sözleri değişti-rerek, istediğini anlatabiliyordu. Başımızdaki nöbetçiler de ki-tabın metni zannederek bizimle beraber huşu içerisinde dinlerlerdi.

    Nutuk, muhteva olarak bizim mevzularımıza çok uygundu ve mahkemeleri böylece tartışabiliyorduk. Nutuk'ta da mah-keme, iaşe ve tartışmalarla dolu metinler mevcuttu. Fikri, okumaya başladı. Sesi çok net ve vakurdu. Rahat ve huzur bulmuş bir sesle mahkemenin zaferle sonuçlandığını müjdeliyordu. Bizler âdeta nefes bile almadan onu dinlerken, biran önce sonuca gelmesini bekliyorduk.

    -Ve Eyüp kurtuldu, dedi Fikri Arıkan. Eyüp Özmen, aynı da-vadan daha önce idam cezası almış ve idam bekleyen bir ar-kadaşımızdı. Sehpaya hazırlanırken beraat etmişti. Bunu bir zafer olarak bizlere müjdeliyordu Fikri. Ya kendisi? O’nun için ne karar çıkmıştı acaba?

    -Senin için ne karar çıktı?.. diye bağırarak sordum ben. Sabrım kalmamıştı artık. Askerler benim bu kuralsız çıkışımı duymamazlıktan geldiler ki; bu davranışları kararın vahametini göstermeye yetiyordu.

    -Benimki idam... diye devam etti Fikri.

    Yıkılmıştık. Ama o ayaktaydı ve berrak bir ses tonuyla bizleri teselli etmeye çalışıyordu. Sesi dik ve metindi...

    Aman Rabbim! Fikri, arkadaşının beraat ettiğini söylüyor ve bunu bir zafer olarak bizlere müjdelerken, kendisinin aldığı idam cezasını sıradan bir kararmış gibi, sanki bir düğün dave-tiyesiymiş gibi bizlere anlatıyordu. Biz çökmüştük. 5 numaralı hücreden bir feryat yükseldi. Bu isyan eden sesin sahibi üç komünist liderle beraber kalan Şahin Göksel Arduç isimli genç bir arkadaşımızdı. Sekiz hücreden oluşan, tecrit bölümünde başkaca çıt çıkmıyordu.

    Üç gün sonra bir şafak vakti kurulacak idam sehpası, cellat, yağlı urgan, yüze karşı okunacak olan ferman, beyaz gömlek bir anda buralara hâkim olmuştu. Sanki kafatasım büyümüş ben de içindeydim. Kendi kafamın içinde. Bu nasıl bir hâldi bu nasıl bir duygu!.. Çok ölüm görmüştüm ama bu başka bir vaziyet, bambaşka bir hâl. Daha önce İstanbul’da bu duyguları yaşamış, asılarak idam edilen İsmet Şahin olayında bizler de yanmış, bizler de ölmüştük. Bir kere daha, dedim kendi ken-dime, insan bir kere ölür ama, biz bin kere. Fikri Arıkan sakin ve tereddütten uzak mistik bir ses tonuyla konuşmaya devam ediyordu:

    -Bu gece çok rahat uyurum artık...

    Fikri'nin rahat uykudan sözetmesini anlamaya çalışıyordum. O ise konuşmaya devam ediyordu:

    -Şimdi dünyanın en rahat insanı benim. Yüce yaratıcının rızası yolunda, ölümümü her türlü tehlikeye karşı keskin bir silah olarak kuşandım. Demek ki, kendi ölümüm benim en etkili silahım olacakmış. Büyük, güçlü bir silah olan insanın kendi ölümü. 'Ve ben şimdi yaşamımın en güzel, en tatlı, en dinlendirici uykusunu uyuyabilirim.'

    -Adalet terazisini, oduncu kantarına çevirdiler, diyordu, hücre arkadaşım Yunus. Evet, oduncu kantarı daha hassastı bunların terazisinden, nasıl olsa üç aşağı beş yukarı farketmiyordu.

    Birkaç gün sonra güneş, Fikri'siz doğacaktı. Takvimler ve za-man bir kere daha durmuştu.

    O'nu şafakta astılar...

    Ülkücü hareketin altın halkalarından olan ele avuca sığmaz acar Adana çocuğu, A-blok 1 Numaralı hücredeki can yol-daşım Yunus Uzun ise idam beklerken, kader onu başka bir yerde yakalayacak ve bu arkadaşım da Aydın Cezaevi’nde şehit düşecekti.

    Yusuf Ziya ARPACIK

    DURSUN ÖNKUZU CENAZE TÖRENİ VE ÖZMENEM MARŞI (ARŞİV BELGESEL ) ALLAH RAHMET EYLESİN...   

     

     

     

     

     

                                                                   

  • ANA SAYFA
  • linkler

                                                              

                                                                                      

     

    Türk islam Ülküsü

            
     
               
    '
    BU DAVA ÖZÜDÜR İSLAMİYET' İN 
      BU DAVA GÜNEŞİ, MAZLUM MİLLETİN,
             BU DAVA, HERŞEYDEN, HERŞEYDEN ÇETİN, 
          BU YOLDA DERT, HÜZÜN, GURBET BİZİMDİR.'

                Neden Türk-İslam Ülküsü?            

                                            

        Neden, şu veya bu ad altında toplanmayı değil de "Türk-İslam Ülküsü" ne bağlanmayı savunuyoruz? Biz iddia ediyoruz ki, "Emperyalizm", Türk ve İslam dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile "vatan çocuklarını" din ve milliyetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar
      hazırlamakta, diğer taraftan din ve milliyet duygularını, herşeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da birbirine düşürmeyi planlamaktadır.

      Bugün yeryüzünde iki somürgeci "blok" vardır. Bunlardan biri kara renkli "kapitalist emperyalizm" diğeri ise bütün fraksiyonu ile "kızıl emperyalizm". Birincisi "çok uluslu şirketlerin" paravanasında, "az gelişmiş veya gelişmekte olan halklara yardım etmek, özgürlük ve uygarlık götürmek" maskesi altında, ikincisi de "ezilen, sömürülen halklara bağımsızlık, özgürlük ve adalet götürmek" maskesi altında, "sınıfsal savaş"
      sloganı ile "iç savaşlar" çıkartmakta ve "dünya proleterlerinin dayanışması" adı altında işgalini gerçekleştirmektedir.

      Gerçekten de yer yüzünde ezilen ve sömürülen bir de "üçüncü dünya" vardır. Bu dünya, daha çok Asyalı, Afrikalı irili ufaklı devletlere ve devletçiklere, beyliklere, emirliklere,
      federasyonlara bolünmüş milletlerden ibarettir. Esef edelim ki, bu insanların sayısı birbuçuk milyardan daha fazladır. İşin ızdırap veren diğer bir yanı da, bu nüfusun çoğunluğunu
      müslümanlar teşkil etmektedir. Bunun yanında çok acı bir gerçeği daha belirtelim ki, bu ezilen ve sömürülen müslümanlar arasında Türk Milleti'nin çok önemli bir bölümü
      bulunmaktadır.

      1970 Yılında yapılan bir araştırmaya göre, yabancı boyunduruğunda tam bir sömürge hayatı yaşayan Türk nüfusunun sayısı, Türkiye'mizde bulunan genel nüfusumuzun tam
      iki katıdır.

      Emperyalist güçler, fırsat buldukları zaman zorla, bulamadıkları zamanlar ise hile ile İslam ve Türk dünyasını ele geçirmiş, zenginliklerini yağmalamış, din ve milliyet duygu ve değerlerini tahrip etmiş, direnenleri lekeleme ve imha yoluna gitmiş, kendine uygun kadrolar yetiştirmiş, bu milletlerin uyanış, diriliş hamlelerini, milli eğitim ve kalkınma planlarını baltalamış ve bu ülkeleri, "ebedi sömürge" statüsüne mahkum etmek için elinden
      geleni esirgememiştir.

      Emperyalist güçler, korkunç bir kültür emperyalizmi programı ile millet çocuklarını milli tarihlerine, milli ve mukaddes kültür değerlerine, milli ülkülerine, milli menfaatlerine, hatta motif ve sembollerine düşman etmekle kalmazlar, kendi değerlerini "bir uygarlık ve ilericilik" unsuru biçiminde onların kafalarına ve vicdanlarına oturturlar. Böylece milli ve mukaddes değerlere bağlı milliyetçilerin karşısına, bu değerlere ters düşen "yabancılaşmış kadrolar" çıkarırlar. Bir ülkede, değerler "ikizleşince", kadroların da ikizleşmesi ve çatışması mukadder olur. İşte düşman, bu noktada aktivitesini arttırır. Ülkenin ve
      milletin "parsellenmesi" için beynelminel güçleri harekete geçirir.

      Ülke artık birbirinin gırtlağına sarılmaya hazır kadrolara bölünmüşse, düşman rahatlıkla at oynatabilecek vasatı bulmuş demektir.

      Düşman, karşısındaki güçleri parçalayarak, onları birbirine düşürerek, kolay yutulur lokmalar durumuna sokmak ister. Mesela, sanki bir insan, hem 'dindar', hem 'milliyetçi', hem 'medeniyetçi' olamazmış gibi, bu değerleri birbirine zıt proğramlar durumuna sokarak, hiç yoktan 'çatışan güçler' meydana getirir. Bu oyunlarını, o kadar ustaca planlar ki,
      tertiplerini anlamak için bazan olayların üzerinden elli veya yüz sene geçmesi gerekir. Mesela, Osmanlı Türk Devleti'nin parçalanması ve Orta-Doğu'nun sömürgeleştirilmesi için,
      dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, 'din' ile 'milliyetçilik' arasında zıddiyet ve düşmanlık duyguları doğurmayı planlamış olduklarını şimdi itiraf ediyorlar.

      Serge Hutin adlı bir Fransız masonunun yazdığı 'Les Francs-Maçons' kitabının 127.nci sayfasında okuduğumuza göre İslam dünyasında masonlar Cemaleddin-i Afgani ve
      Muhammed Abduh gibi 'din politikacılarını' localarına kaydederek onların eliyle 'Dini, milli yapılara göre reforme ederek' alemşumul İslam dinini bozmak, öte yandan Müslüman
      Kardeşler (Freres Musulmans) hareketi ile de 'İslam'da milliyetçilik yoktur' propagandası ile milletleri çökertmek ve bu suretle -çok kahpece bir planlar- birbirine zıt 'İslamcı' ve
      'Milliyetçi' sun'i düşman kamplar doğurmak istemişlerdir.

      Emperyalizm, bizim dünyamızda bu 'paradoks'tan çok istifade ettiğini ayrıca yazmaktadır. Dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı,
      birbirine düşman göstermek oyunundan kolay kolay vazgeçeceğe benzemiyor.

      O halde, Türk Milliyetçisine düşen iş, bütün varlığı ile bu oyunu, herşeyden önce kendi yurdunda bozmak olmalıdır. Bu ülkede, sun'i olarak birbirine düşman 'güya Türkçü' ve 'güya İslamcı' cepheler meydana getirmek isteyen hain ve kahpe oyunların
      karşısına, bir Müslüman-Türk olarak ve tarihine yaraşır bir biçimde çıkmalıdır.

      Bunun için, Türk-İslam kültürüne, Türk-İslam medeniyetine, Türk-İslam ülküsüne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslam iman, aşk, ahlak ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni,
      İslamiyeti ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, Dünya Türklüğünün, İslam dünyasının ve bütün mazlum milletlerin
      ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çaremiz yoktur.

      Din ve milliyet, zıt değerler değildir. Bu sebepten, 'sentez', tez ile anti-tez arasında söz konusu olacağına göre, yıllardan beri kullandığımız 'Türk-İslam sentezi' yerine, 'Türk-İslam Ülküsü' sözü daha uygun olur düşüncesi ile kitabımızın adını, 'TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ' olarak seçtik. Bunu ısrarla kullanacağız.

      http://www.doguturkistan.net/tiu/index.html

            S. Ahmed Arvasi ve Türk Milliyetçiliği

                                                 

      15 Şubat 1932 Pazartesi günü Ağrı ilinin Doğubayazıt İlçesinde doğan Seyyid Ahmed Arvasî, ailece Van'ın Müküs (Bahçesaray) ilçesine bağlı, Arvas (Doğanyayla) köyündendir. Babası Gümrük Müdürlüğü'nden emekli Abdulhakim Efendi, annesi Cevahir Hanım'dır.

      Ailenin altı çocuğundan birincisi olan S.Ahmed Arvasî, ilk öğrenimine Van'da başlayıp Doğubayazıt'ta tamamlamıştır. Orta okulu Erzurum'da bitiren Arvasî, lise öğrenimine Erzurum Erkek Öğretmen okulu'nda başladı, Erciş Öğretmen Okulu'nda bitirdi. 1952 yılında Konya'nın Doğanbeyli Nahiyesi'de ilkokul öğgretmeni olarak göreve başladı. Yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik görevini sürdüren Arvasî, Ankara Gazi Eğitim
      Enstitüsü Pedegoji Bölümünü 1958 yılında tamamlayarak çeşitli eğitim enstitülerinde pedegoji öğretmenliği yaptı. 1978 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü'nden 24 arkadaşıyla birlikte siyasi amaçlar için sürgün edilen Arvasi 1979 yılında emekli olmak zorunda kaldı. Aynı yıl Milliyetçi Hareket Partisi Olağan Kongresi'nde Genel İdare Kurulu Üyesi sıfatıyla aktif siyasete atıldı.

      12 Eylül 1980 ihtilalinde Mamak zindanlarında çile dolduran S. Ahmed Arvasî ilk kalp krizini burada geçirdi. Daha sonra bu olayı Başbuğ Alparslan Türkeş şöyle anlatıyor: "Tutukevinde geçirdiği kalp rahatsızlığı dolayısıyla Ankara mevki hastanesi'ne kaldırıldı. O gün, daha dün gibi hatırımdadır. Görevliler kendisini hastaneye gitmesi için aşağıya indirdiler. Biz, yukarıda kalmıştık. Odamın penceresinden dış kapının açıldığı merdivenleri görebiliyordum. Arvasî hocamızı hastaneye götürecek cankurtaran henüz gelmemişti. Ayakta bekleyecek hali yoktu, bitkin bir vaziyette taş merdivenlere oturarak cankurtaranın gelmesini bekledi. Yukarıdan askerlere seslendim. Bir binbaşı çıktı. Kendisine Arvasî Bey'in rahatsız olduğunu, bir sandalye getirilmesi için emir buyurulmasını rica ettim. Bu ricamdan sonra bir sandalye getirdiler. Daha sonra cankurtaran geldi ve uzaktan birbirimize el sallayarak ayrıldık, vedâlaştık."

      Bu tarihten sonra da inandığı ve uğruna baş koyduğu Türk-İslâm dâvasını insanlarımıza anlatmayı sürdüren S. Ahmed Arvasî, 31 Aralık 1988 tarihinde daktilosunun başında iken Hakk'a yürüdü.

      Kısaca hayat hikayesini anlattığımız S. Ahmed Arvasî'nin verdiği kutsal milli mücadeleyi ve geride bıraktığı ciltler dolusu eserlerini aktarmak ve anlatmak bu kısa makalede, hiç de kolay değildir. Yine de onun büyük bir içtenlikle son nefesine kadar tavizsiz bir şekilde savunduğu Türk-İslâm Ülküsü davasına rengini veren temel düşüncelerine ana başlıklar halinde değinmeye çalışalım.

      O Bir Türk Milliyetçisi İdi

      Seyyid, yani Hz. Muhammed (s.a.v)'in soyundan olması nedeniyle ecdadı aslen Arap olan Arvasî'nin, kaynağını Türk-İslâm Ülküsü'nden alan bir Türk milliyetçisi olması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Böyle bir şuurlanmanın altında yatan olgun idrâk gücü onun ailesinden gelen Muhammedi asaletten kaynaklansa gerektir. Bu asaletin nurlu
      izlerini şu tarihi olayda bulmak mümkündür: Osmanlı'nın dağılma döneminde, müritleriyle birlikte Suriye üzerinden Arabistan'a giden Abdulhakim Arvasî'ye oranın ileri gelenleri, kendisine medrese yapacaklarını ve her türlü imkânı sağlayacaklarını taahhüt ederek
      Arabistan'da kalmasını istemişlerdi. "Osmanlı zâten öldü, Türk diye bir şey kalmamıştır." denilince, Abdulhakim Arvasî Hazretlerinin sinirlenip: "Dünyada iki Türk kalsa birisi benim" diyerek, ömrünün sonuna kadar Müslüman Türk'ün dâvasına sahip çıkacağını ifâde etmesi dikkate şayandır."

      Böyle soylu bir ailenin çocuğu olan S. Ahmed Arvasî kendisini şöyle tanımlıyor:

      "Ben, İslâm imân ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâm'ı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim.

      İnanıyorum ki, hem Türk, hem müslüman olmak, hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdadımız bütün tarihleri boyunca bunu denediler ve başarılı oldular. O halde bizler niye bu tarihi misyonumuzu yerine getirmeyelim.

      S. Ahmed Arvasî bazı sözde İslamcılar gibi Türk tarihinin sâdece son bin yılını kabul edip geri kalan binlerce yılık islâm öncesi mazimizi kör bir taassuba kapılıp reddetmedi. O şuurlu bir Türk milliyetçisi olduğu için Türk töresini, Türklüğün sembolü Bozkurt'u hiç bir ön yargıya kapılmadan kabul ve tasdik etmiş, her fikir ve fiili islâmi süzgeçten geçirerek her şeyi yerli yerine oturtmasını bilmiştir. Bu konularda o şunları söylemektedir:

      "...Kısaca belirtirsek, Türk milleti, geniş bir tarihi tecrübeye, büyük ve zengin bir kültür hazinesine sahip bulunmakla "milli töresini" bu güçlü zemin üzerinde kurmuş bulunmaktadır. Türk töresi, âlemşümul ahlâkî ideâlleri bünyesinde toplayan "pratik bir ahlâk ve hukuk nizamı" durumundadır. Hele, en az bin yıldan beri İslâm'ın şanlı aydınlığında yıkanan, olgunlaşan ve arınan Türk töresi, bütün insanlığı mutluluğa çıkaracak 'âlemşümul' bir nizam durumuna gelmiş bulunmaktadır."

      "Hiç bir zaman Türk'ün totemi olmamış olan Bozkurt, coğrafyamızın kültürümüze kazandırdığı bir motiftir" diyen Arvasî Türk milliyetçiliğini "ırkçı" olmakla suçlayan câhillere şöyle seslenir:

      "Türk milliyetçiliği, politikasını biyolojik ırkçılık üzerine kurmayı reddetmekle beraber, içtimaî ırk gerçeğini inkâr ve ihmâl etmemelidir.

      İçtimaî ırk, biyolojinin konusu değildir, sosyolojinin konusudur. Bir milleti teşkil eden fertlerin, ailelerin, sınıf ve tabakaların soy birliği şuurudur. Ortak bir şuur tarzında beliren mensubiyet duygusunun ve kan birliği şuuru biçiminde duyulmasıdır. Zâten biyolojik verasetin yanında, ortak kültür, ortak coğrafya, ortak hayat tarzı ve ortak mücâdeleler, bir milletin fert ve tabakalarını hem ruhî, hem de fizik bakımından bir birine yaklaştırır."

      "Kimse biyolojik verasetini tâyin irâdesine sahip değildir. Ama içtimaî ırk tercihe açıktır. Aynı tarihe, aynı kültüre, aynı din ve ülküye sahip olan insanlar arasında kan ve soy birliği şuurunun güçlenmesine yol açar."

      "Türk milliyetçisi, Türk içtimaî ırkını benimser, sever ve sevdirirken ailelerini de bu espiri içinde kurmaya çalışır. Kozmopolitlikten hoşlanmaz. Bununla beraber, başka içtimaî ırkları da Allah'ın bir âyeti olarak değerlendirir."

      Türk milletinin kurtuluşunu ve ayağa kalkarak İslâm'ın sancaktarlığını yapmasını, tekrar Nizâm-ı Alem'i gerçekleştirmesini Türk-İslâm Ülküsü'nde gören S.Ahmed Arvasî Türk milliyetçilerinin bu doğrultuda öncelikli olarak yapmaları gerekenleri "Neden Türk-İslâm Ülküsü" başlıklı yazısında şöyle açıklıyor:

      "Neden, şu veya bu ad altında toplanmayı değil de, 'Türk-İslâm Ülküsü'ne
      bağlanmayı savunuyoruz?

      Biz iddia ediyoruz ki, emperyalizm, Türk ve İslâm dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile vatan çocuklarını din ve milliyetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazırlamakta, diğer taraftan din ve milliyet duygularını, her şeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da bir
      birine düşürmeyi planlamaktadır."

      "Düşman, karşısındaki güçleri parçalayarak, onları birbirine düşürerek, kolay yutulur lokmalar durumuna sokmak ister. Meselâ, sanki bir insan, hem dindar, hem milliyetçi, hem medeniyetçi olamazmış gibi, bu değerleri birbirine zıt programlar durumuna sokarak, hiç yoktan çatışan güçler meydana getirir. Bu oyunlarını, o kadar ustaca plânlarlar ki, tertiplerini anlamak için bazen olayların üzerinden elli veya yüz yıl geçmesi gerekiyor."

      " O hâlde, Türk milliyetçisine düşen iş, bütün varlığı ile bu oyunu bozmak olmalıdır. Bu ülkede, sunî olarak güya Türkçü ve güya İslamcı cepheler meydana getirmek isteyen hain ve kahpe oyunların karşısına, bir Müslüman Türk olarak ve tarihine yaraşır biçimde çıkmalıdır.

      Bunun için, Türk-İslâm kültürüne, Türk-İslâm medeniyetine, Türk-İslâm Ülküsü'ne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslâm aşk ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni, İslâmiyet'i ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, dünya Türklüğü'nün, İslâm dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çâremiz yoktur. "

                                                                        

        TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ TAM İÇERİK:http://www.doguturkistan.net/tiu/index2.html

       

       

       

       

       

                                                                     

    • ANA SAYFA
    • ANA SAYFA
    • Duvar Kağıtları

                                                                                                                                       

      ALPARSLAN TÜRKEŞ

       

      RUHUN ŞAD MEKANIN CENNET OLSUN BAŞBUĞUM

       

       

    • Resimlerlerle Alparslan Türkeş
    • Başbuğlar Ölmez

      Merhum Başbuğumuzun Mekanı Cennet Olsun

      Alparslan Türkeş

      Onu Saygı ile anıyoruz

        
      Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ' in Hayatı

      http://www.ulkuocaklari.org.tr/basbug/index.htm

      Göç ...
      Kutludağ'ı çaldırdığımız günden beri âdeta Türk'ün mukadderatı olan göç...
      Milletimizin yetiştirdiği son Başbuğ'un hayat hikâyesinin başlangıcında da göç var.

      Yıl 1860
      Orta Anadolu'da, Kayseri'nin, Pınarbaşı İlçesi'nin Yukarı Köşkerli Köyü'nde meskun Avşar Obalarından Koyunoğlu ailesi bir toprak meselesi yüzünden kavgaya girişince Sultan Abdülaziz'in fermanıyla Kıbrıs'a sürgün edilir.

      Yıl 1917
      Kasım ayının 25'i, öğle vakti, yer, Lefkoşe, Haydarpaşa Mahallesi Kirlizâde sokağı 13 numaralı mütevazı evde, Kıbrıs'a yerleşen Koyunoğlu soyuna mensup Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ve eşi Fatma Zehra Hanım'ın Ali Arslan adını verdikleri oğulları dünyaya gelir.

      Yıl 1921


      4 yıl 4 ay 4 günlük Ali Arslan, annesi tarafından yıkanır, yeni elbiseler giydirilir ve devrin âdetince fesi mücevherler ile süslenerek Sarayönü İlkokulu'na (Sıbyan Mektebi) gönderilir. Sarıklı ve mübarek bir Osmanlı uleması olan Hoca Efendi'nin dizi dibine çöken Ali Arslan'ın ağzından çıkan ilk söz bir "Besmele"dir. "Ey Rahman ve Rahim olan Allah'ım, annem beni yetiştirdi bu mektebe yolladı, okuyup yetişip, milletime hizmet etmek istiyorum" dermişcesine bir "Besmele"dir, Ali Arslan'ın ağzından dökülen...
      Birbirinin ardı sıra gelen İlkokul ve Rüştiye yılları ve herbiri birbirinden daha değerli Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asım Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman Zeki Bey ve Faiz Kaymak gibi Türklük ve Türkçülük şuuruyla bilenmiş birer hançer olan hocalarından feyz alır. Onlar Ona müfredatla beraber Kıbrıs Türklerinin yalnız olmadığını Devlet-i Âli Osman bakıyesi hür ve müstakil Türkiye'nin yanısıra yeryüzünde kendileri gibi bahtsız esaret altında milyonlarca Türk olduğunu da öğretirler. Dahası Osman Zeki Bey, Ali Arslan'ın adını âdeta senin adın "Alparslan olsun" ve "Sultan Alparslan'a denk bir yiğit Türk ol", diyerek değiştirir.

      Küçük Alparslan'ın doğup, yetiştiği o yıllarda, Piyale Paşa yadigârı Kıbrıs, sevgili Yeşiladamızın tamamı İngiliz İşgali altındadır ve Türk'ün istiklâlini kaybetmesinin ne demek olduğu Onun ruhunun derinliklerine şuurunun uyanmağa başladığı günden, çocukluk yıllarının başlangıcından başlayarak siner. O her gece Türkiye'ye gidip asker olmayı ve gelip ata-baba ocağını kurtarmanın düşüyle uyur, uyanır.

      Yıl 1933
      Alparslan'ın artık işgal altında, esaret altında yaşamağa dayanacak gücü kalmamıştır. Babası Ahmet Hamdi Bey'i ve Annesi Fatma Zehra Hanım'ı ikna eder, aile mallarını satıp savar yanlarında oğulları Alparslan ve kızları Dervişe olduğu halde, ak toprakların, hür toprakların, Türk'ün Türk olduğundan utanmadığı, boynunun eğik olmadığı toprakların, anavatanın, Türkiye'nin yoluna düşerler; Viyana vapuru ile ver elini İstanbul...

                                                  

      Ailesi İstanbul'a yerleşince Alparslan'ın ilk işi Kuleli Askeri Lisesi'ne kayıt olmak olur. Artık O

      Yüreğinin Onu çağırdığı yerde ve düşlerinin peşindedir. O düşlerini düşleyen başkaları da vardır İstanbul'da... Derlenip toparlanmışlar, Türklük, Türkçülük ülküsünün O bir daha hiç inmeyecek olan bayrağını açmışlardır. O yüce Dilek, O aziz Ülkü, O muhteşem düşler, özellikle, bir Ülkü devi olan Atsız Hoca'nın canevinde, ocağında pişer ve sohbetlerle, şiirlerle, dergilerle, romanlarla mektuplarla Türk aydınlarının gönlüne cemre cemre düşmekte ve yayılmaktadır. Onlarla tanışır, buluşur, genç Alparslan Türkeş.

      Yıl 1936

      Kuleli Askeri Lisesi'ni pekiyi derece ile asteğmen olarak bitirince Ankara ve Harp Akademisi yılları başlar. 1938'de Harbiye'den mezun olur, artık O Türk Ordusu'nun genç bir teğmenidir ve Türk Milleti'nin emrindedir

      Yıl 1940

      Isparta'da gönlünü Muzaffer Ana'ya kaptırır ve evlenirler. Ayzıt, Umay,Selcen,Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adlı çocuklarla çiçeklenir bu evlilik vebozkurtların Muzaffer Anası'nın 1974 yılında elim kaybından sonra 1976 yılında, Seval Hanım'la yaptığı ikinci evliliğinde de Tanrı Onu Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adlı iki evlât daha vererek sevindirecektir.

      Yıl 1944
      3 Mayıs Ankara'da bir gösteri veya yürüyüş eski tabirle nümayiş vardır. Türk'ün, Türklüğün ölmediğini, ölmeyeceğini ve yükselen Türkçülük bayrağının bir daha hiçbir şekilde inmeyeceğini gösteriyorlar. Hem dosta, hem düşmana... Hem devlet hizmetindeki gafillere, hem de yurda sızmağa çalışan hainlere, Asya bozkırlarında yaratılan bozkurt soyluların bozkurt torunlarının, bir kaç çakalın günü birlik menfaatleri için göz yumdukları kızıl yılanın farkında ve onun başını ezme azminde olduklarını gösterirler

      Şâirin "Öz yurdunda garipsin, özvatanında parya" dediğince tutuklanır Türkçüler...Devrin dalkavuk iktidarının uyduruk nedenlerle açtığı Türkçülük-Turancılk Davası başlar. Türkçüler tabutluklara atılırlar, işkencelere uğrarlar. Türkiye'de Türk Milliyetçisi olmanın bedelidir bu... Genç Üsteğmen Alparslan Türkeş'te bunlar arasındadır. 20 Ekim 1944'te kendisini mesnetsiz "vatan hainliği" suçlamasıyla sorgulayan savcıya "Diğer sanıklar gibi bana da vatan hainliği isnad edilmiştir. Bunu şiddetle redderim. Ben yeryüzünde herşeyden çok milletimi ve vatanımı severim" diye haykırır. Ancak mahkeme tarafından, 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır ve bir yıldır hücre hapsi yattığı için tahliye edilir. Kendisine verilen cezada daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozulur ve 2. numaralı mahkemede beraat eder. Bu onun Türk Milliyetçisi olduğu için zindanlara ilk atılışıdır ve son olmayacaktır. Ülkücü olmak çileye talip olmaktır, nimete, ikbale değil. O da Türklük Ülküsü için zaman zaman şiddeti artan çileyi bir ömür boyu bir an bile tereddüt etmeksizin ve yakınmaksızın, çekmiş ve çile çekmeyi şeref bilmiştir.

      Yıl 1947

      Alparslan Türkeş ve 15 diğer Türk subayı, A.B.D. Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulu'nda iki yıllık bir süre eğitim görürler. Bu arada ülkemizden Kars ve Ardahan civarıyla Boğazlardan üs talep eden Sovyetler Birliği'nin komünizm maskesi ardına saklanmış, o eski ve değişmez "moskofluğu" ayan beyan ortaya çıkar. Bu atmosferde yurda dönen Alparslan Türkeş Gelibolu ve Çankırı'daki görevlerinden sonra 1951 yılında kurmaylık sınavını kazanır ve 1955 yılında Harp Akademisi'nden Kurmay Binbaşı olarak mezun olur.

      Yıl 1955
      Dış görev için açılan sınavı kazanarak A.B.D. Pentagon'da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanır. Bu arada (................) Üniversitesi'nde Uluslararası Ekonomi eğitimi görür. 1957 yılında Türkiye'ye döner.

      Yıl 1959
      Almanya'ya Atom ve Nükleer Okulu'na gider. Bu okulu başarıyla bitirdiğinde artık bir Kurmay Albay'dır

      Yıl 1960
      Tarih 27 Mayıs öteden beri örgütlenen ve memlekette kardeş kavgasını önleyerek bazı reformlar yapmayı hedefleyen Milli Birlik Komitesi'nin ülke yönetimine el koyduğunu açıklayan bildiriyi radyodan okuyan kişi ve "İhtilâl'in kudretli Albayı"dır. Kurmay Albay Alparslan Türkeş İhtilâl hükümetinde Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlenir. Bu vazifesi esnasında Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet İstatistik Enstitüsü ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi kurum ve kuruluşları kurar.

      Ancak Milli Birlik Komitesi arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, 13 Kasım 1960'ta Kurmay Albay Alparslan Türkeş ve "ondörtler" olarak bilinen arkadaşları Komite'nin diğer üyelerince emekliye sevkedilerek tasfiye edilirler ve zorla evlerinden alınıp yurtdışında görevlendirilmek bahanesiyle sürgün edilirler. O da 19 Kasım'da Türkiye'nin Hindistan Büyükelçiliği müşaviri sıfatıyla sürgüne gönderilir.
      1961-62 1963 yılına kadar 2,5 yıl, yönetimi elinde bulunduranlarca Alparslan Türkeş'in Türkiye'ye dönmesine müsaade edilmez.

      Yıl 1963

      Tarih 23 Mart Alparslan Türkeş sürgünden yurda döner.
      Dava arkadaşlarıyla birlikte kadro oluşturup partileşmek amacıyla "Huzur ve Yükseliş Derneği" adlı bir dernek kurar.

      Kısa bir süre sonra Talat Aydemir'in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiası ile tutuklanır ve Mamak Askeri Cezaevi'nde dört ay hücre hapsinde yatar, yargılanır ve beraat eder.

                 Yıl 1965

                 Tarih 31 Mart saat 11:00 de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne katılır.
      Kısa bir zaman sonra 1 Ağustos 1965 tarihinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Büyük Kurultayı'nda Genel Başkan seçilir. Aynı yıl yapılan genel seçimlerde Ankara milletvekili olarak parlamentoya girer.

      Yıl 1969
      Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin adı Milliyetçi Hareket Partisi amblemi de Üç Hilâl olarak değiştirilir. O yıl yapılan genel seçimlerde Adana milletvekili seçilir.


      31 Mart 1975-13 Haziran 1977 ve 1 Ağustos-31 Aralık 1977 tarihleri arasında Süleyman Demirel başkanlığında kurulan I. ve II. Milliyetçi Cephe koalisyon hükümetlerinde MHP Genel Başkanı olarak, Başbakan Yardımcılığı ve Devlet Bakanlığı yapar

      Ülkü Ocakları, Büyük Ülkü Derneği ve diğer mesleki örgütlenmeler başlar.
      1968 yılından itibaren marksist ve bölücü gençlik hareketleri üniversitelerde yuvalanır ve üniversite özerkliğinden istifade ederek buraları silah, cephane deposu, "Komünist Devrim" için üs haline getirirler. Üniversiteler işgal altındadır. Her yer Lenin'in Stalin'in Mao'nun resimleri ve komünist sloganlarla doludur. Komünist yeraltı örgütleri "şehir gerillası" mı "kır gerillası" mı tartışmaları yapmakta okullara kendilerine tabi olanlardan başka hiç kimseye hayat hakkı tanımamaktadırlar. Bunun üzerine Başbuğ Alpaslan Türkeş toplanan çok az sayıdaki gence verdiği seminerlerle onları komünizm konusunda aydınlatmağa ve alternatif olarak da Türk Toplumculuğunu, Türk Milliyetçiliğini anlatır. Kısa zamanda çoğalan gençler örgütlenmeğe başlarlar. Doktriner Türk Milliyetçiliği safhası başlamıştır. Türk Milliyetçileri Dokuz Işık, dokuz prensip etrafında toplanırlar

      Bu gelişmelerden rahatsız olan Türklük ve Türkçülük düşmanları özellikle de Komünist örgütler kendilerine okulda, fabrikada, köyde, kentte, dağda her yerde ama heryerde karşı çıkıp mücadele eden Ülkücü Hareket'e karşı savaş ilan ederler ve 12 Eylül 1980'e kadar 5000 civarında Ülkücüyü şehit ederler. Devlet'in zaaf içinde olduğu düşünülen "zinde güçler"i birşeylerin daha doğrusu ihtilâlin şartlarının "olgunlaşması" için daha fazla kanın akmasını beklemektedirler.

      Başbuğ için 1978, 1979, 1980 yılları bir çoğunu bizat kendisinin yetiştirdiği binlerce ülküdaşının komünist çetelerce katledilişini gördüğü, kan ağlayan bir yürekle her şeye rağmen kaybetmeriği soğukkanlılığıyla bir iç savaşı önlediği ızdırap dolu yıllardır

      Yıl 1980
      12 Eylül sabahı pusudakiler yeterince olgunlaşan şartların neticesi ihtilâllerini yaparlar. Başbuğ Alparslan Türkeş ve Türkiye'nin komünist bir ihtilâle kurban olmasını engelleyen Ülkücü Hareket sanık sandalyesinde, idam sehpalarındadır. Mamaklar ve C5'ler bu sürecin şekillendiği mekânlardır

      Başbuğ 12 Eylül'den üç gün sonra saklandığı yerden ortaya çıkıp teslim olur. Cunta tarafından tutuklunan Başbuğ, önce 1 ay Uzunada'da daha sonrada Ankara Askeri Dil Okulu'nda ve hastalandığı dönemde de Mevki Hastahanesi'nde 4,5 yıl hapis yatar. O ve 218 Ülkücünün idamı istenilir, 9 Nisan 1985'de beraat eder ve tahliye olur.

      Yıl 1987

      Tarih 6 Eylül, yapılan referandum neticesi diğer siyasilerle birlikte Başbuğ'a da konulan siyaset yapma yasağı kalkar ve Başbuğ Milli Ülküyü iktidar yapmak davayı kitlelere anlatmak için yine meydanlardadır.

      Yıl 1987

      Tarih 6 Eylül, yapılan referandum neticesi diğer siyasilerle birlikte Başbuğ'a da konulan siyaset yapma yasağı kalkar ve Başbuğ Milli Ülküyü iktidar yapmak davayı kitlelere anlatmak için yine meydanlardadır.
      Tarih 4 Ekim, Milliyetçi Çalışma Partisi olağanüstü kongresinde Genel Başkan seçilir.

      Yıl 1991
      20 Ekim 1991 Genel Seçimleri'nde MÇP'nin RP ve IDP ile yaptığı seçim ittifakı neticesi Yozgat milletvekili seçilir. Başbuğ, son kez T.B.M.M.dedir. Bu dönemde ülkemizi kasıp kavuran bölücü teröre karşı en etkili mücadeleyi O gerçekleştirir.

      Yıl 1992
      27 Aralık 12 Eylül'ün kapattığı partilerin tekrar açılabilmesini sağlayan değişiklikler neticesi toplanan MHP'nin son kurultay delegeleri, MHP'nin isim ve amblemini MÇP'nin kullanabilmesine karar verirler.

      Yıl 1992
      Tarih 24 Ocak, MÇP'nin 4. Olaganüstü Kurultayı toplanır ve partinin adını MHP, amblemini Üç Hilal olarak değiştirir.

                 Ve Yıl 1997

                                                           Tarih 4 Nisan...
                                                                                              Karlar altında milyonlarca ağlayan insan...

            

       

       

       

                                                                     

    • ANA SAYFA
    • ANA SAYFA
    •